Menu

Haldun Taner’in Eserleri ve Hayatı

Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım gibi önemli eserleriyle hatırladığımız Haldun Taner’in eserlerine ve hayatına göz atalım.

Haldun Taner, 16 Mart 1915’te İstanbul’da doğar. Babası Ahmet Selâhattin Bey, Sultan Vahdettin’in teşkil ettiği Saltanat Şûrası’nda bulunmuş ve son Osmanlı Meclis-i Mebusân’ında İstanbul milletvekilliği yapmış bir devletler hukuku profesörüdür. Beş yaşındayken babasını kaybeder, annesi, büyükbabası ve büyükannesinin yanı sıra, teyzesi ve dört dayısıyla birlikte sanatla dolu sıcak bir aile ortamı içinde yetişen Haldun Taner’in kültürel altyapısı ve kişiliğinin temelleri burada atılır. Tatil günlerinde büyükbabasının kurduğu Hamid Matbaası’nda çalışır, böylelikle dönemin ünlü yazarlarını şahsen tanıma olanağı bulur. Okumayı çok küçük yaşlarda teyzesinden öğrenen Taner, ilk okuduğu kitaplardan birinin Alphonse Daudet’nın Değirmenimden Mektuplar olduğunu söylemiştir.

1964, Orhan Kemal, Halit Kivanc, Haldun Taner, Altunizade

1964, Orhan Kemal, Halit Kıvanç, Haldun Taner, Altunizade

1935 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun olan Taner, yükseköğrenim için 1935-1938 yılları arasında Almanya Heidelberg Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde ekonomi ve politika eğitimi görürken tüberküloza yakalanır. Eğitimini yarıda bırakarak Türkiye’ye dönmek zorunda kalır. 1938-1942 yılları arasında tedavi görür ve 1950’de İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirerek eğitimini tamamlar.

Edebiyat yaşamına, hastalanıp yurda döndükten sonra iyileşmeye çalıştığı gençlik yıllarında yazdığı skeçlerle başlar. İlk hikayesi Töhmet, 1946 yılında Haldun Yağcıoğlu adıyla, Yedigün Dergisi’nde yayımlanmıştır ve bu hikaye yazarın basılan hiçbir eserinde yer almamıştır.

“Oğlunuzun başını nare mi yakacaksınız? Kız sandığınız o aşifte iki yıldır efendisine metreslik ediyor diye haber uçurdular. Ve o günden sonra Meral’e başka bir talip de zuhur etmedi. Niyazi Bey bir yandan kendi şerefine sürülmek istenen lekeden dolayı üzülüp dururken şimdi bir yandan da Meral’in sanki sahiden istikbalini mahvetmiş, onun gerçekten kısmetine set çekmiş gibi muazzep oluyor ve tuhaftır gitgide o da kendini suçlu hissetmeye başlıyordu.” (Töhmet)

haldun taner ve annesi

Annesi Seza Hanım ile Mühürdar’daki evlerinde

1950-1954 yılları arasında üniversitenin sanat tarihi kürsüsünde asistanlık yapar. Siyasal politik konulu öykülerden oluşan ilk öykü kitabı Yaşasın Demokrasi, 1949 yılında yayımlanır. Kitabı beğeniyle karşılanınca yazar, yeni öykü arayışlarına ve biçimsel denemelere yönelir.

“Gitgide eski hayatını aramaya, yol ameleliğinin rezil bir iş olduğu hakkındaki eski kanaatini değiştirmeye başlamıştı. Bütün arkadaşları gözünde tütüyordu şimdi. Hatta ukala çavuşu, cimri müteahhidi bile göreceği gelmişti. İskender’le Yakup’un sululuklarını bile arıyor, barakanın o pis ayak kokan havasını bile özlüyordu. Bazen çekip gitmeyi kuruyordu, fakat akabinde bunun saçmalığını kendi de idrak ediyor.” (Yaşasın Demokrasi kitabından Yağlı Kapı)

haldun taner

1950 yılında yayımladığı Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu öykü kitabında yer alan aynı adlı hikayesi New York Herald Tribune Gazetesi’nin 1953 yılında düzenlediği milletlerarası yarışmada birincisi seçilir. Behçet Necatigil’in deyişiyle, olayları rintçe bir bakışla gülünç taraflarından alan, kıvrak, sürprizli, esprili bir üsluba aktaran Taner’in kitabında, unutulmaz öykülerinden Konçinalar da yer alır.

“Kaymakamlık binasının önünde, bayrağını indirmiş altı taksi bekliyordu. Tam o sırada merdivenin yukarısında bir nikah alayı belirdi. Damat orta yaşlı bir zat olup, kadife yakalı bir palto giymişti. Gelinse çıtı pıtı bir taze idi, yüzünü ince bir tülle örtmüştü. (Neden nikaha giden kızların çoğu ille tüllü şapka giyerler?) Kızın elinde güzel bir buket vardı. İkide bir başını kaldırıp gökyüzüne bakıyor, ihtimal yağmurun evliliğe uğur sayıldığını aklından geçirdiği halde, cesaret edip de bunu kadife yakalı eşine bir türlü söyleyemiyordu. Şu mendilini burnuna tutmuş sevinç gözyaşları döken hanım, gelinin anası olacak herhalde.” (Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu kitabından aynı adlı öykü)

“Bütün bunlardan sonra sıra nihayet konçinalara gelir. Konçina diye, bilindiği gibi, altıdan aşağı kağıtlara deniyor. Konçinalar, adı üstünde işte, konçinadırlar. Geçin Bezik gibi, Poker gibi kibar oyunları, Aşçı İskambili gibi en bayağı oyunlarda bile hiçbir işe yaramaz, üzgün ve küskün, oyunu dışarıdan seyrederler. Diyeceksiniz ki, Pinakl’da, Kanasta’da oyuna alınıyorlar ya… Ben ona oyuna alınmak mı derim. Zavallılar, çıtır kozların at oynattığı alanlarda habire gelip gider, ayak altında dolaşıp trafiği tıkar, itilip kakılır, muştalanır dururlar. (Konçinalar)

haldun taner

1951 yılında yayımlanan Tuş kitabındaki öykülerin çoğu aile, günlük yaşantıyı anlatmasına rağmen, burada da toplumsal, siyasal bakış açısıyla sesleniyor ve bu kitap da Yaşasın Demokrasi kitabındaki edebi ilkelerinin devamı niteliğinde diyebiliriz. Kitapla aynı adı taşıyan Tuş adlı öyküsü 1956’da aynı adla filme alınır.

“Ben size bir şey söyleyelim mi; hürriyetmiş, demokrasiymiş, insan haklarıymış, hepsi fasa fiso bunların. İnan olsun böyle. Şu baygın baygın hanımeli kokan İstanbul gecesi ve her evden yıldızlı semaya yükselen şu çeşitli radyo sesleri yok mu, işte hürriyet de bu, demokrasi de, insan hakları da. Hürriyetin bir tarifini yap deseler bana, hür adam, radyosunda istediği şarkıyı dinleyebilen adamdır” derim.” (Tuş adlı kitabından İstediği Şarkıyı Dinleyebilmek)

Taner, edebiyata olan sevgisini şu sözlerle ifade etmiştir: “İyi bir edebiyatçı olmak için bir ömür yetmiyor. Bunun için 4-5 ömür lazım. Eğer olsaydı hepsini buraya adardım.” 

Yine Taner, yazarlık aşkını ve hikaye görüşünü şu tavrıyla açıkça ortaya koyar: “İlerisi ne gösterir, bilinmez. Ama elim kalem tuttukça, kafa düşünebildikçe en zevk aldığım uğraş yine küçük hikaye olacaktır sanırım. Homer’in bir tasvirini unutamam. Düşmanı tarafından kafası bir kılıç darbesi ile uçurulan birini anlatır. Yere düşen başın dudakları hala kıpırdamakta, başladığı söze hala devam etmektedir. Yazarlar bu kesik başlı muharibe benzer. Ölürken bile bir şeyler mırıldanır.”

Haldun Taner öykücülüğünün anlatmayı hedeflediği konular arasında insan ve insani değerler, doğa, yaşam, zaman, psikolojik durumlar, insanların seçme yetisi, seçicilik özelliği, fetişizm, cinsellik, anormallik gibi başlıklar yer alır. Taner, sosyal konulara yönelmiş, toplumun her kesimini öyküleştirmiş, ancak bunu yaparken ideolojik bir tutum sergilememiştir. Taner’in öykülerinden bahsedildiğinde mizah, hiciv, eleştirellik, humour gibi kavramlar anahtar özelliği taşır. Füsun Akatlı “Öyküleri okunduğunda, Hüseyin Rahmi’den Orhan Kemal’e anlatılagelen halkı, hem içlerinden biri gibi tanıyarak ve severek, yaşama tavrı ayrıntılarıyla, sevap ve günahlarıyla yaşattığı, hem de bunları hiç bayağılaştırmamak gibi çok güç bir işin üstesinden geldiği görülür.” der.

haldun taner ve esi

Eşi Demet Hanım’la

Haldun Taner’in 1954’te yayımladığı iki öykü kitabından biri olan On İkiye Bir Var, 1955 yılında verilmeye başlanan Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alan ilk kitaptı. Kitaptaki On İkiye Bir Var öyküsü İsviçre’deki Atlantis Yayınevi’nin düzenlediği Zaman Üstüne Öyküler yarışmasında ödül almıştı. Behçet Necatigil’in deyişiyle, yazar dil ve anlatış ustalığını, mizah yönünü, ruh tahlillerindeki başarısını bu kitabında da sürdürdü.

“Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır… Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum. Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde… Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız.” (On İkiye Bir Var öykü kitabından aynı adlı öykü)

Kesanli Ali ile Edebiyatcilar Dernegi Takimlari birlikte mac oncesinde

Keşanlı Ali ile Edebiyatçılar Derneği Takımları birlikte maç öncesinde

1954 yılında yayımlanan Ayışığında Çalışkur, biçimsel yenilikleriyle kendi dönemi için bir ilk oluşuyla Haldun Taner’in öykücülüğünde farklı bir yere sahiptir. Öykü, içerik bakımından yazarın işlediği konuların uzağında olmamakla birlikte, modern tekniklerle kurulmuş deneysel metin örneklerinden biridir. Öykü dört bölümden oluşmaktadır. Ancak daha ilk bakışta öykünün biçiminin alışılagelen anlayıştan oldukça farklı olduğu dikkati çeker. Ayışığında Çalışkur öyküsü geleneksel yapının dışında bir kurguya sahiptir. İlk öykü metni bittiğinde kurmaca tamamlanmış olmaz, biçim değiştirerek devam eder. Yazar ayrıca kurmacanın olanaklarından faydalanarak öyküye yazar-anlatıcının yanında, farklı anlatıcıları da dahil etmiştir.

“Yoksa hikayeci olmak, insana şunun bunun şerefiyle oynamak hakkını da mı veriyor dersiniz? Ben hiç zannetmiyorum. Sizin her şeyden önce münevver bir vatandaş olduğunuzdan bile şüpheliyim. Kürtajdan böyle ileri geri bahsedebilmek hafifliğine ancak sizin gibi, bir nebze dahi tıbbı malumattan hissedar olmayanlar düşebilirler. Kürtaj sıhhi bir müdahale olduğuna göre neden lüzum hasıl olunca yapılmasın? Bu lüzumun varlıklı insanlarda daha sıkça duyulmasını, acaba neden münhasıran bu muhitlerdeki analık hissinin fıkdadına veya aile kutsiyetinin küçümsenmesi gibi kötü niyetlere hamletmeye çalışıyorsunuz? (…) Dr. Ebkem Cangetir’in şahsında da biz, bütün kadın doktorlarına tariz için vesile yapmak iyi niyetle ne derece kabili teliftir, taktirini size bırakırım. (İmza önemli değil, diyelim ki, bir doktor) (Ayışığında Çalışkur)

1955’e kadar öykü ağırlıklı çalışmalarını sürdüren Haldun Taner, aynı yıl tiyatro tahsili için Viyana’ya gider. Max Reinhardt Akademisi’nde ünlü tiyatro profesörü Kindermann’ın yanında eğitim görür. İki yıl boyunca Josefstadt Enstitüsü’nde tiyatro ihtisası yapar ve kentin çeşitli tiyatrolarında reji asistanlığı görevinde bulunur. 1957 sonrasında senaryo ve tiyatro yazmaya daha fazla ağırlık veren Haldun Taner, tiyatro yazarlığını anlatırken şöyle der: “Tiyatroda, bizim geleneksel tiyatromuzdan hareket eden ve çağın içeriğine uygun bir epik tiyatro üslubuna varmaya çalıştım.”

haldun taner

1960 tarihli Fazilet Eczanesi oyunu için şunları söyler: “Bir yaşam dilimi yansıtmak istemiştim bu oyunda. Bizim insancıklarımızla örülü bir yaşam kesiti. Onların bütün kusur ve meziyetleri ile doğru yanlış bütün koşullanmaları ile, sevinçleri, dertleri, sevgileri, kinleri, şakaları, tutkuları, duygusallıkları ve kalender felsefeleri ile… Sahneye, daha doğrusu eczaneye girip çıkan yirmi yedi insan göreceksiniz. Hiçbirinin öyle ahım şahım iddiası, ihtirası yok.”

“Bu gördüğünüz bizim eczanenin resmi. Tam on yıl önce çekilmiş; sırtı dönük duran on yıl önceki benim. Resim denizden çekildiği, haberim de olmadığı için poz vermemiştim. Sabah saatleri başka olur Boğaz’ın. Gün boyunca İshak Paşa Yalısı’nın önünde bir çağlayan gibi foşurdayan bu çırpıntılı lacivert sular, sabahleyin uyanırken, açık mavi, durgun, kırışıksızdırlar. Beykoz’dan inen ilk vapur.” (Fazilet Eczanesi)

Dilindeki esneklik ve kıvraklık, kara mizah, espri anlayışı, hicvi ve taşlamadaki ustalığının zirveye ulaştığı 1964 tarihli, epik tiyatronun en önemli yapıtı Keşanlı Ali Destanı’nın anafikrini Haldun Taner’in ifadesiyle “Biz yaratır, biz taparız; ne çekersek ondan çekeriz” cümlesiyle ifade edebiliriz. Oyun, gecekondulular ile şehirlilerin iki ayrı dünyası arasında geçer. Devlet otoritesinin zayıfladığı, ekonomik düzensizliğin olduğu, politikacıların aldattığı fakir halk, kendini onlara karşı savunacak, bu çıkmazdan kurtaracak bir kahraman yaratır. Yalan bir efsanenin üstüne konan Keşanlı Ali, sonunda mecburi olarak bu efsaneyi gerçekleştirirken, kapılandığı büyük kentin kofluğunu anlayan ve orda iğreti bir kukla olmaktansa, basit ama gerçek benliğine dönmeyi yeğleyen Zilha, çok daha olgun bir oluşum geçirir.

Ali – Tab’am beni bekliyor. Durmak olmaz Zilhacıgım.
Zilha – Boş ver tab’ana, korkmuyor musun?
Ali – Korkmasına korkuyorum ama neylersin ki ortada destan var. Destanı yalan komak olmaz.
Zilha – Havva, Adem’e ne şart koşmuştu. Ya ben ya cennet demiş. Ben de sana şart koşuyorum Ali. Ya ben ya destan
Ali – Maalesef mümkünsüz Zilha. Kaderim beni çağırıyor.

kesanli ali destani

Keşanlı Ali Destanı oyunu, Haldun Taner bir kereye mahsus boyacı rolünde (Duvar dibinde oturan, bıyıklı)

1969 tarihli, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, önce Ermeni sanatçılarımızdan Tomas Fasulyeciyan, sonra dönemin Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa ve daha sonra tuluat tiyatrosu ustalarımızdan Küçük İsmail çevresinde bir araya gelmiş bir grup tiyatro gönüllüsünün yaşama ve var olma serüvenini hikaye ederken aynı zamanda tiyatro tarihimizin üç değişik oluş haline işaret eder. Yaşamak ve var olmak serüveninin merkezinde nasıl yaşamak ve nasıl var olmak soruları vardır. Bir başka deyişle bir arayış oyunudur.

Haldun Taner Türk Tiyatrosunda unutulmaz oyunlar yazar: Vatan Kurtaran Şaban, Günün Adamı, Dışardakiler, Ve Değirmen Dönerdi, Lütfen Dokunmayın, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Eşeğin Gölgesi, Ayışığında Şamata.

1967’de Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan’la birlikte Türkiye’nin ilk kabare tiyatrosu olan Devekuşu Kabare’yi kurar. Burada Vatan Kurtaran Şaban, Bu Şehr-İstanbul Ki, Astronot Niyazi, Ha Bu Diyar, Aşk u Sevda, Dev Aynası gibi oyunları sahnelenir ve izleyicilerden büyük ilgi görür.

Yazar, 1968’de LCC Tiyatro Okulu’nu kurar, burada kuramsal tiyatro dersleri vermeye devam eder. Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adlı oyunu ilk kez burada sahnelenir. Bu oyun, Türk Dil Kurumu 1972 Tiyatro Ödülü’nü alır.

1969 yılında Münir Özkul ile birlikte Bizim Tiyatro’yu kurar ve burada dramaturji dersleri verir. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nde edebiyat, sanat tarihi, tiyatro tarihi dersleri vermekte olan Haldun Taner’in, 1960 darbesi sonrasında hiçbir sebep gösterilmeksizin üniversiteyle ilişiği kesilir. Yaşadığı olayı, pek çok yazısında ve Rahatlıkla adlı öyküsünde ironik bir biçimde eleştirir.

haldun taner ve mujdat gezen

Müjdat Gezen ile

Haldun Taner Devekuşu Kabare’nin kuruluşunu Gülriz Sururi-Engin Cezzar topluluğunun tiyatro dergisinin Kasım 1967 tarihli 9. sayısında şöyle anlatır:

“Asık suratlılar, kara ruhlular, buluttan nem kapanlar, burunlarından kıl aldırmayanlar, kendilerini beğenmişler, dediğim dedikçiler, sinamekiler, kasıklar, manyaklar, yavanlar, densizler sakın bize gelmesinler. Bir yerleri incinir, rahatsız olurlar. Yeryüzü konukluğunu çatık kaşla geçirenlere hep birlikte acıyalım. Gerçeğin bir ucu acı ise, öbür ucu gülünç. Bu bahtsızlar hayatı yarım bile değil, sekizde, onda biri ile yaşıyorlar. Devekuşu Kabare Tiyatrosu, ışıklı insanların, yani gülmesini bilenlerin tiyatrosudur. Kulübümüze üye yazılmak isteyenlere soruyoruz: ‘Şaka sever misiniz? Kendinizi alaya alabilir misiniz?’ Evetse, sizi candan kutlarız. Olaylara ve insanlara, zaman zaman da kendine bir humor açısından bakabilmek, belirli bir olgunluk ve uygarlık aşamasıdır da ondan. Neşenin, insanın içini ısıtan, soyut bir benzetme sayılsa bile gücünü artırdığı, umudunu yükselttiği, iki kere iki gibi ispatlanmış bulunuyor…”

haldun taner, 60li yillar

60’lı yıllar, bir Alman TV’si Taner’in evinde çekimde

Haldun Taner beş senaryo yazmıştır: Bir Kaçak, Senin İçin, Tuş, Keşanlı Ali Destanı, Dağlar Delisi Ferhat. 1955’te Bir Kaçak adlı senaryosu Türk Film Derneği’nin Senaryo Ödülü’nü alır. 1957’de Dağlar Delisi Ferhat adlı senaryosu da Basın Yayın Senaryo Armağanı’nı kazanır. Abdi İpekçi’nin ısrarı üzerine köşe yazarlığına yeniden başlar ve 1974 yılından ölümüne kadar Milliyet’te Pazar Sohbetleri’ne devam eder. Haldun Taner, kültürel çalışmalara ağırlık vererek Birleşmiş Milletler UNESCO kültür komisyonlarında görev alır ve ülkemizi başarıyla temsil eder.

yunus nadi odul jurisi

Yunus Nadi Ödül jürisi: Halide Edip, Yakup Kadri, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Behçet Necatigil, Azra Erhat, Haldun Taner

Haldun Taner, 1978 tarihli kültürümüzün unutulmaz kişileri üstüne yazdığı, portre edebiyatımızın en önemli kitaplarından Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil kitabından, yukarıdaki resmi anlattığı alıntıyı okuyalım.

“Yunus Nadi Roman Armağanı’nın jüri toplantısını hatırlıyorum. Yakup Kadri, Vâlâ Nurettin, Yaşar Nabi, Selahattin Eyüboğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Azra Erhat’la birlikte, gelen romanlar hakkında değerlendirmelere geçmiştik ki, jüri başkanı olan Halide Edip söz aldı. “Vaktim yok, yirmi dakika sonra gideceğim. Birinciliği falan esere verin” dedi. Haddim olmayarak müdahale ettim. “Ya filan eser hakkındaki fikriniz nedir?” diye sordum. “Onların hiçbirini okumadım” dedi. “Ama birinci falan eser, siz aranızda ikinciyi seçersiniz.” Jüri heyetinin de ikinciyi seçtiği bir toplantıda bulunmamıştım. Yunus Nadi Armağan tüzüğünde de böyle bir şey yoktu. Ama madem ki bir jüride Halide Edip Adıvar vardı, artık usul, tüzük söz konusu olamazdı.”

Haldun Taner, kişiliğindeki içtenlik, hoşgörü ve iyimserliği yazarlığıyla örtüştürebilen, iyi insan olmanın, iyi bir yazar olmanın da önkoşulu olduğu fikrini özümseyebilen nadir yazarlardan biridir. Haldun Taner’i yakından tanıyanlar, onun alçakgönüllü, zarif, nitelikli kişiliğiyle benzersiz bir insan oluşunu içtenlikle dile getirirler. Ülkemizin en saygın kültür insanlarından Haldun Taner, 7 Mayıs 1986’da aniden rahatsızlanır ve kaldırıldığı Haydarpaşa Göğüs Hastanesi’nde sabaha karşı hayata veda eder.

Kaynak
Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı Üzerine Bir İncelemeBenzersiz Bir Kültür İnsanı90 Yaşında Eskimeyen Bir Usta: Haldun TanerTürk Hikayeciliğinde Haldun Taner’in Yeri ve Kitaplarında Yer Almayan Töhmet Adlı HikayesiHaldun Taner’in Öykülerinde GerçekçilikHaldun Taner’in “Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil” Adlı Eserini Biçembilim (Deyişbilim – Üslûpbilim) Açısından İncelemeDeneysel Biçimciliğin İlk Örneklerinden Biri Ayışığında ÇalışkurBir Uygulama Modeli Olarak Sersem Kocanın Kurnaz Karısı


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir