Menu

Annesini Çocuk Yaşta Kaybeden 9 Önemli Türk Sanatçı

Anneler Günü için annesini çocuk yaşta kaybeden ve bunun izlerini ömürleri boyunca taşıyan ünlü Türk şair, ressam ve yazarlarımızı sizler için derledik.

1. Yahya Kemal (1884 – 1958)

Büyük Şair Yahya Kemal, annesi Nakiye Hanım’ı 1897 yılında 13 yaşındayken kaybetti.

Yahya Kemal, annesinin Üsküp’ü çok sevdiğini, o kenti terk etmek zorunda kalmasının, Selanikʹe gidileceği sırada babasının annesine ait çeyizlik eşyayı tellallar çarşısına gönderip satmasının annesini kahırdan yataklara düşürdüğünü belirtmektedir. Eğlenceye ve alkole düşkün babasının ilgisizliği, hassas ve ruhen hastalıklı denecek kadar duygusal bir kadın olan Nakiye Hanım’ın üzüntüsünden vereme yakalanmasına neden olur.

yahya kemal beyatlı

Yahya Kemal, annesi ölmeden bir gece önce uykusunda kendini korkulu bir rüyanın içinde bulur. Annesinin son nefesini verdiğini görür. Dehşet içinde uyanır. Annesinin yanına gittiğinde onu rüyasında nasıl gördüyse öyle görür.

ʺAnnem ölmüştü. Çıldırmış bir haldeydim. O (anda ölmek), intihar etmek istiyordum. Bu müthiş yokluğa, bu derin acıya tahammül edemiyordum. Bir deliyi tutar gibi sımsıkı tutuyorlardı; yüzümü, gözümü yıkıyorlardı. Heyhat ki ızdırabım durmuyordu (…) Annem gibi ölmek, hemen ona kavuşmak istiyordum. İntihar vasıtalarının ne olduğunu düşünüyordum.”

Annesinin ölümü, Yahya Kemal’in hayatını somut biçimde etkilemiştir. Öyle ki onun yalnızlığı seçmesinin nedenlerinden biri de hayatı boyunca mükemmelliğin abidesi olarak gördüğü annesi kadar kimseye bağlanamayışı olabilir.

Annesinin ölümünden duyduğu acı, annesine duyduğu özlem şiirlerine yansımıştır. Bazı şiirlerinde bu çok nettir. Nazar şiirinin son dizelerinde de annesinin ölümü vardır. Ama biz Ufuklar şiirinden alıntı yapıyoruz.

ʺAnnemin naʹşını gördümdü;
Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle.
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti
Ah o sabit bakış elʹan yaradır kalbimde.
O yaşarken o semavi, o gülümser gözler
Ne kadar engin ufuklardı bana;
Teneşir tahtası üstünde o gün,
Bakmaz olmuştular artık bu bizim dünyaya.ʺ

2. Ahmet Haşim (1887 – 1933)

Haşim’in çocukluğu, Bağdat’ta aksi, sinirli bir baba ile duygusal, duyarlı bir anne arasında geçmiştir.

Ahmet Haşimʹin yazdığı hemen her şiirde yitirilmiş huzur ve güzellikleri, onun kendine özgü marazi yalnızlığını fark etmek mümkündür. Fakat anne, onun şiirlerinde özel bir yere sahiptir. Çünkü Sare Hanım çocuğuna gösterdiği ilgisiyle, ince ruhlu ve kırılgan yapısıyla Haşimʹi en çok etkileyen insan olmuştur. Sare Hanım 1893’te Haşim henüz 7 yaşındayken veremden ölür.

Haşim’in çok sevdiği annesinin kaybından sonra tanımadığı bir şehre, İstanbul’a getirilmesi , ondaki yalnızlık hissini daha da derinleştirmiştir. Şiirlerinde annesizliği karanlıkla özdeşleştirir.

“Annemle karanlık geceler bazı çıkardık.
Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık”

(Sensiz Şiiri)

Nitekim annesine bağlılığı ve annesinin ölümünden duyduğu acı, şiirlerine de fazlasıyla yansır ve Bağdat’tayken anneyle çıkılan gezintileri anımsayışı, onun şiirlerinde en çok kullandığı sığınak olarak belirir.

ʺEy eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o nûrunda gezen zıll‐ı mehâsin,
Bendim o çocuk, bendim o sîmâ‐yı tahayyür”

(Hazan Şiiri)

ahmet haşim

Haşim’in annesinden geriye kalan boşluğu dolduracak kadını bulmak da mümkün olmamıştır. Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları’nda şöyle der:

“Ahmet Hâşim, mutluluk olasılıklarını elinin tersiyle iterdi. Altı yaşındayken annesini yitirmişti. Küçükken öksüz kalanların hüznü çökmüştü üstüne. (…) Evlenmeye kalkardı zaman zaman. Sonra da bir bahane uydurup vazgeçerdi.ʺ

3. Ahmet Hamdi Tanpınar (1901 – 1962)

Ahmet Hamdi, 14 yaşındayken annesi Nesime Bahriye Hanım’ı, Musul’da tifüsten kaybedince kendi tabiriyle “öksüzlük denen acıyla” tanışır. Ergenlik çağında annesiz kalmak, arkasından başka bir şehre gitmek onu çok etkilemiştir.

Babası ile fazla yakın olmadığını biliyoruz. Günlüklerinde de sert davranışları ve küçük detaylar dışında fazla söz etmez. Aslında Yahya Kemal ve Ahmet Haşim ile benzerliği dikkat çekicidir. Tanpınar da, Yahya Kemal gibi hiç evlenmedi. Günlüklerinde şöyle ilginç bir alıntı yer alır:

ahmet hamdi tanpınar

“Kerkük’te evimizde çalışan Gülbuy Hanım vardı. Hoşsohbet, delişmendi. Bir gözü kördü. Güzel bir delikanlıyla nişanlamışlar. Fakat nişan gecesi rüyasına giren bir yılan ona aşık olduğunu söylemiş, evlenmesini men etmiş. Daha sonra onu rüyalarında güzel bir delikanlı olarak görmeye başlamış, kimseye söylememesini tembih etmiş. Gülbuy söylemek zorunda kalmış. Yılan her gece gelir, sabah da yastığının altından süzülür gidermiş. Ev halkı bunun üzerine onu yakalayıp öldürmüş. Hemen arkasından babası ölmüş, sonra nişanlısı ölmüş, bir kardeşini vurmuşlar. Gülbuy’un sara nöbetleri başlamış, bir gözü kör olmuş. 

Abdullah Efendi’nin Rüyaları kitabımdaki Evin Sahibi adlı hikayem Gülbuy’un macerasıdır. Şurası var ki Kerkük’teki 3. evimizde biz de bir yılan öldürdük. O sene içinde annem Musul’da tifüsten öldü.”

“Bir günümüz bile sensiz geçmezken
Şimdi mezarına hasretiz anne.

Seni gömdük anne yıllarca evvel
Göz yaşlarımızla bu ıssız yere
Kimsesiz bir akşam ziya bedel
Matem dağıtırken hasta kalplere.

Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun
Hüznüyle erirken Dicle’de sessiz
Öksüzlük denilen acıyla vurgun
Bir başka ölüydük bu toprakta biz.”

(Annem İçin)

4. Tevfik Fikret (1867 – 1915)

Tevfik Fikret’in annesi Refia Hanım, 12 yaşındayken Hac yolunda koleradan ölür. Medine’ye bir günlük mesafede çölde defnedilir. Tevfik Fikret de yıllarca bu acıyı taşıyacaktır.

Hasta Çocuk, Balıkçılar şiirlerindeki melankolik anne-çocuk yakınlığı, Yağmur şiirinde yağmurun kararttığı dünyada beliren bir kadın görüntüsüyle, şiirde yer alan acınası anne-çocuk imajı, annesinin ölümünün onda bıraktığı izleri yansıtır. Bunların dışında, Hemşirem İçinUzletgeh-i Maderi Ziyaret şiirlerinde görüleceği üzere şiirlerinde doğrudan kendi annesini konu etmiştir. Şermin şiirinde öksüzlüğünü vatan öksüzlüğü ile birleştirir.

tevfik fikret

“Ne zaman kıbleye dönsem dil-hûn,
Seni bir mahfede pûyân görürüm.
Sonra kumlarda perîşân görürüm.
Bir diken belki delîl-i kabrin,
Develer belki ziyâretçilerin;
Kim bilir belki de, pâ-mâl-i gubâr,
Ne diken var, ne ziyâret, ne mezâr;
Ne de sen…”

(Hemşirem için)

5. Cemal Süreya (1931 – 1990)

Cemal Süreya’nın annesi Gülbeyaz Hanım (nüfustaki adı Güllü), Cemal Süreya 7 yaşındayken ölür. Yıllar sonra “O zaman 7 yaşındaydım. Bu ölüm ve sürgün benim sanat duyarlılığımda etkili olmuştur” der.

Cemal Süreya’nın hemen hemen tüm şiirleri kadın merkezlidir. Annesini küçük yaşta kaybeden birçok şairde olduğu gibi Cemal Süreya’da da kadın imajı çok genç yaşta kaybedilen anne-kadın motifi şeklindedir. Cinsel içerikli imajlarında bile kadın koruyucu kimliği anne-kadın olarak karşımıza çıkar.

“Birden ısırığı badem şekeri
İç kaslarıyla uçar biri
Yüz kez yırtılmıştır gömleğim
Doksan dokuz kez de dikildi”

(Karne şiiri)

cemal süreya

Cemal Süreya’nın kadın kimliğini annelik rolüne büründürerek anlattığı şiirleri otobiyografik unsurlar içerir. Yüreğin Yaban Argosu şiiri otobiyografik unsurlar barındırsa da, annesiyle ilgili bir şey hatırlamadığını söyler.

“Annen miydi, kesik saçı ve açık ensesi miydi teyzenin”

Asıl duyarlılığı ileri yaşlarında geliştirecektir. Beraber olduğu her kadında annesini hatırlayacaktır.

“Annem çok küçükken öldü beni öp, sonra doğur beni”

Gitsin Efendim şiirinde anne, niteliği ile şiire girer, beraber olduğu kadına transfer edilir.

“Özenle katlanmış bir mendil gibisin
Sil beni
N’olur kırk yıllık kirim pasım gitsin.”

Çay Bahçesi adlı şiirinde annesiyle olan ilişkilerini, belleğinde kalanları, anıları şiirine sokmuştur. Yanı sıra trende çocukluğunda yaşadığı sürgünü anlatmaktadır bu şiirinde.

“İki çocuğuyla oturmuş
Karşı masada bir anne,
Beklediği tren saati
Bir olanak arıyor kendine
Gözlerine dolan beyaz çiçekte”

6. Behçet Necatigil (1916 – 1979)

Behçet Necatigil, annesi Fatma Bedriye Hanım’ı 2 yaşında kaybeder. Annesi henüz 22 yaşındadır. Mide rahatsızlığı, ardından evlerininin yanması ve bu yangından zor kurtulması zayıf bünyesinin kaldıracağı şeyler değildi.

“Tohumları acının çocukluktan başlıyor” diyen Behçet Necatigil’in çocukluğu onun kişiliğinde olduğu gibi şiirlerinde de etkili olmuştur. Bunda, şairin öksüz, yoksun ve acılı geçen çocukluk yıllarının onun sanatçı kimliğini beslediği açıktır.

Annesinin ölümünden sonra Necatigil, anneannesinin yanında büyür. Babası yeniden evlenir ve kayınpederinin evine yerleşince, üç yaşındaki küçük Behçet, anneannesinin eviyle, üvey annesinin evi arasında gidip gelecektir.

behçet necatigil

Öksüzlüğün yanı sıra iki ev arasında sıkışıp kalma şairin benliğinde çocukluktan gelen bir korkuya neden olacaktır:

“Büyükler gidince çocuklar küçükse onlar da ölmeli
Çünkü kendi evlerinden gayrı evler el evleri
Hele o kış ayları korkulu akşam üzerleri …”

(Korku Şiiri)

Şair, çocuklukta anne ve babadan ayrı kalışı bir başka şiirinde ise şöyle dile getirir:

“Çocuk anasız kaldı mı
İş işten geçmiş ola. “

(Uykusuz Gecede Dörtlükler şiiri)

Ancak, Behçet Necatigil, her bakımdan zor geçen çocukluğunu şiirlerinde asla bir acındırma ve istismar konusu yapmamış; tersine çocukluğundan gelen etkilerle, çocukluk yıllarında yaşadığı acıların yerine koyduğu düşlerini, tıpkı çocukluktaki gibi bir oyuna dönüştürmesini bilmiştir. Bu oyun, sanattır, edebiyat ve şiirdir.

“Cumaları, daim, ikindiden sonra
Bekler ölüleri dörtgözle pencerem.
Onlar, ölülerim dediklerim de kim:
Uzak akrabalar ve hasretim annem.
Ekseri yalnızdır cama vuruşunda
Kalkıp mezarından gelen o hazinem.
Çocukluğumun iklimini taşıyan Yasin
Mübarek ruhunu bulur mu bilmem
Uzaklaşan kanat sesleriyle veda,
Başlar yeniden bir hafta süren matem.
Belki de annemin gözündeki yaştır
İnce ve belirsiz, gözüme dolan nem. “

(Cuma Günleri şiiri)

7. Ziya Osman Saba (1910 – 1957)

Ziya Osman henüz 8 yaşındayken kaybetti annesini. Bu durum hassas ve kırılgan yapıya sahip Saba’yı fazlasıyla etkiledi.

Ziya Osman Saba, iddiasız, duru, içli bir Türkçe ile küçük insanlarını hayatlarını, dertlerini, umutlarını anlatmıştır şiirlerinde. İlginçtir Behçet Necatigil ve Saba’nın şiirlerinde “Ev” teması çokça işlenmiştir. Ama Necatigil evin hem olumlu hem de bireyi sıkan olumsuz yanlarından bahsederken, Saba için ev, bütün ailenin bir arada yaşadığı, gece evlerinden ışık sızan, dış dünyanın tehlikeli ve korunaksız atmosferinden içeriye sığınılan bir saadet yuvasıdır.

Ziya Osman Saba’nın edebiyata merakı, Galatasaray Lisesi’ne gittiği yıllarda başlar. Henüz 8 yaşındayken annesini kaybetmesi, çocuk ruhunda derin izler bırakmış, çektiği acıları ifade edebilmek için kaleme sarılmıştır. Ziya Osman’ın ilk kalem denemeleri şiir değil, nesir türünde olmuştur. Annesine duyduğu büyük sevgiyi ve onun ölümünden sonra ruh dünyasında oluşan sarsıntıyı dile getiren bu yazılar, kısa zamanda büyük bir defteri doldurur.

Ziya Osman Saba, “Hissiyatlarım” başlığını taşıyan bu defteri sonradan romanlarda okuduklarıyla kıyaslayarak yakmıştır. Sonra pişman olmuştur.

ziya osman saba

“Sizleri görüyorum, bahçemizdeki çamlar,
Bütün gün gölgesinde oynadığım dost badem.
Derken dallardan, ılık, iniveren akşamlar:
Evine dönen babam, camda bekliyen annem.

Ah bütün sevdiklerim, bütün kaybettiklerim!
Neyi arayım, yerde kurt, göklerde yıldız mı?
Babam, annem, evimiz, bahçem, çitlenbiklerim,
Sizler rüyamıydınız, sizler yaşamadınız mı?”

(Sizleri Görüyorum şiiri)

8. Didem Madak (1970 – 2011)

Didem Madak 13 yaşındayken, annesi Füsun Hanım’ı kolon kanserinden kaybetti. Kızına çok sevdiği annesinin ismini verdi. Ama ne acı ki kızı Füsun henüz 3 yaşındayken, kendisi de 41 yaşında kolon kanserinden hayata gözlerini yumdu. Anne motifi şiirlerinin temel öğesidir. Küçük yaşta kaybettiği annesini özlemle, hüzünle, acıyla anar.

Temmuz Dergisi’ne 2002’de verdiği röportajda şöyle der: “Beni edebiyatla tanıştıran annem. Birçok güzel çocuk romanı okudum, bu yüzden mutluluk dendiğinde hep o günleri, o çocuk romanlarını hatırlarım. Annemin ölümünden sonra terkedilmiş ve yalnız günler başladı.”

Didem Madak, Varlık Dergisi’nde Müjde Bilir ile yaptığı röportajda şiirini şöyle açıklıyor: “Hayatımla ve kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.”

didem madak

“…İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı…”

(Ah’lar Ağacı Şiiri)

“…Annem işte öyle bir kadındı
Aşure getiren çocuklara,
Teşekkür eder gibi yaşardı..
Öldüğünde gül resimli takvim yaprağı gibiydi”

(Pollyanna’ya Mektuplar şiiri)

“Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım”

(Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım Şiirinden)

“Hatırlar mısın?
Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü
O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü
Vişne bahçeleriyle dolu,
Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
Bazen ölmek istiyorum.
Beni yeniden doğurman için
İri, ekşi bir vişne tanesi gibi”

(Sevgili Anneciğim Şiirinden)

9. Fikret Mualla (1903 – 1967)

Yakın arkadaşı Abidin Dino “Bizlere ne babadan, ne aileden hiç söz açmazdı. Onda açık bir yaradır bu konu, kurcalamaya gelmez” der.

Muallâ’nın güzel anıları ile dolu çocukluk yılları başına gelen olaylar zinciri ile gölgelenir ve gelecekte onun kişiliğini, ruhsal dünyasını ve sanatını etkileyecek izler bırakmıştır.

Fikret Mualla, Galatasaray Lisesi’nde futbol oynarken ayağına yediği tekme sonucu sakatlanır. Ve hayatı boyu topallamak zorunda kalır. Ama Mualla’nın yaşam öyküsünün devamı çok daha acı. 1918 yılında tüm dünyayı saran İspanyol gribi Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyan Mualla’ya da bulaşacaktır. Evde daha iyi bakılır diye eve getirilir. Ama hastalık annesi Nevber Hanım’a bulaşır ve 35 yaşında yaşama veda eder. Mualla 15 yaşındadır.

fikret mualla

Bunlar yetmezmiş gibi babası, annesinin hatırasına saygı göstermeden, acısı taze iken bir zamanlar annesinin bulunduğu odayı uygunsuz bir kadına açmıştır. Mualla “Anamın yatağında bir yabancı kadını görmek değil, hayal bile etmekten ürperiyordum. Babamın bu davranışı kalbimi hançerledi. Evde bu yabancı kadını bulunca, bir yumrukta kulağını patlattım. İşte babamla aramdaki ilk uçurum, böyle başladı.. Daha sonra evlendiği Behice Hanım’la da iyi biri olmasına rağmen, annemin yerini aldığı için geçinemedim.” der.

Mualla, ressam arkadaşı Gustav Bolin’in annesi Greta Bolin’e 1957 yılında yazdığı mektupta “Çünkü anamı seviyordum, ve o son derece fedakardı. Onu 1918-1919 arasında kaybettim. O gün bugündür dövüşüyorum” der.

Fikret Mualla, iç dünyasındaki bunalımlardan özel hayatındaki zorluklardan bağımsız olarak, tablolarında renkleri her zaman coşku ile kullanmasını bilmiştir. Onun fırçasında kırmızılar, maviler, sarılar, pembeler, morlar, yeşiller bir başka canlılık kazanmıştır. Mualla’nın zorluklarla, acılarla dolu yaşamı Alp Dağları’ndaki Reillanne köyünde yalnız başına son bulmuştur.

Kaynak
Beşir Ayvazoğlu – Bozgunda Fetih Rüyası, Beşir Ayvazoğlu – Ömrüm Benim Bir Ateşti, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Abidin Dino – Gören Göz İçin Fikret Mualla


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir