Menu

Edebiyatımızın Unutulmaz 15 Erkek Roman Kahramanı



Türk Edebiyatı’nın erkek roman kahramanları listesi Notos Dergisi’nin 40 unutulmaz roman kahramanı listesinde yer alan kahramanlardan Türk Edebiyatı’na ait olanlar ve editörümüzün kendi seçtiği roman kahramanları birleştirilerek oluşturulmuştur.

1. İnce Memed – Yaşar Kemal – İnce Memed

yaşar kemal ince memed

İnce Memed, bir karakter romanıdır. Yapıt, bir başkaldırı öyküsüdür, soylu bir eşkiya romanıdır. İnce Memed yoksuldur, evlattır, marabadır, namustur, dosttur, yardır, umuttur, babadır, korkudur, eşkiyadır. Yaşar Kemal’in de dediği gibi içinde başkaldırma kurduyla doğmuş bir insandır. İnsandır, çünkü dünyada var olan her şeyin herkes için olduğunu düşündüğü için insandır. İnce Memed, halkı soygunculardan, vurgunculardan koruyan, onlara sahip çıkan, doğruluktan ve dürüstlükten taviz vermeyen, onların kurtarıcısı olan soylu bir eşkiyadır.

İnce Memed’i dağlara sürükleyen ilk tema aşktır. Abdi Ağa, Hatçe’yi kardeşine nişanlar. İlk kurşun tam da bu anda atılır. Nişandan sonra İnce Memed Hatçe’yi alıp dağlara kaçırır, Hatçe ile İnce Memed arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen aşk, ise romana ayrı bir romantizm katmaktadır. Bu eşsiz roman, umudun, hüznün, acının ve mutluluğun anlatıldığı bir başkaldırı destanıdır. İnce Memed ise destan kahramanıdır.

“Bu çorap aşktır. Öyle bir gelenekten gelir. Memedin eli dokununca titremesi, ışığa çıkınca irkilmesi boşuna değildir. Böyle çorapların  üstünde hep iki kuş nakışı bulunur. Gagalarını dayamış öpüşür gibi iki kuş… Sonra, iki ağaç vardır, gövdeleri küçücük. Tek, kocaman çiçekli. İki ağaç yan yana dururlar. Çiçekleri öpüşecek gibi burun burunadır. Sonra, bu iki nakış arasından sütbeyaz bir su akar. Kırmızı  kayalar vardır kıyıcığında. Bir renkler, yalımlar cümbüşüdür almış başını gidiyor.”

“Çorapları giydi. Çarığını da üstüne çekti. Çorap, dize kadardı. Dize kadar bir yığın kuş, çiçek öpüşüyor, bir sürü ak su akıyordu. İçinden şöyle bir Hatçeye de görünsem geçti. Hatçelerin evine doğru yürüdü. Hatçe, kapının eşiğindeydi. Memedi görünce kocaman ışıltılı gözleri gülümsedi. Yaptığı çorabı da ayağında görünce sevindi.”

2. Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan – Zebercet

yusuf atılgan anayurt oteli zebercet

Türk edebiyatının unutulmaz karakteri ve unutulmaz mekanı. Romanda, Zebercet dramatik bir yöntemle okura tanıtılır.

“Orta boylu denemez; kısa da değil. Askerliğindeki ölçülere göre bir altmış iki, kilosu elli dört. Şimdilerde, otuz üç yaşında, gene don-gömlek kantara çıksa elli altı ya da elli yedi kiloyu bulur. İki yıldır karın kasları gevşemeye başladı. Başın bedenine göre büyükçe, alnı geniş; saçları, kaşları, gözleri, bıyığı koyu kahverengi; yüzü kuru, biraz aşağıya çekik ama gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının gittiği sabah aynaya baktığında gördüğü kadar da değil. Elleri küçük, tırnakları kısa; omuzları, göğsü dar. Yedi aylık doğmuş. 1930 yılı Kasımı’nın 28’inde akşama doğru ağrıları tutmuş anasının… Belemiş, avcuna almış, el kadar bir şey. “Pamuğa sarıp inci kutusuna yatırılır bu; Zebercet koyun adını.” dedi. Böylece bu  pek rastlanmayan ad konmuş çocuğa.”

Zebercet babadan kalma bir oteli işleten ve o otele çok bağlı bir karakterdir. Gecikmeli Ankara treniyle otele gecenin bir vakti gelen ve bir gece kalıp giden, giderken 1 hafta sonra geleceğini söyleyen ve hatta kendisine günleri saydırarak bekleten bir kadınla tüm hayatı değişmiştir. Hayattan beklentisi olmayan Zebercet’in bunalımlı ruhu, tutkulu sevdası ve istekleri daha sonra çevresel şiddeti ve intiharı doğurmuştur.

“Kadının ayakkabıları vişneçürüğüydü, topukluydu; bacakları dolguncaydı. Dizlerinin üstündeki çantayı açtı; içine bakıp karıştırdı, kapadı. Aradığını (Mendil? Sakız? Ayna? Saat?) bulamamıştı anlaşılan. Nasıl yaklaşılırdı bu kadına, ne denirdi? Merhaba bayan…bayan? hayır. Merhaba çoktandır görünmüyorsunuz. Merhaba, görüşmeyeli nasılsınız? Merhaba efendim…efendim. Merhaba ne güzel gün değil mi? Merhaba burada mıydınız siz? Çoktandır görmedim de. İyi günler, neredeydiniz çoktandır? Aa, siz miydiniz, ne iyi? Merhaba yalnızsınız demek. İyi günler… Sonu bulunur mu bunların?”

3. Tutunamayanlar – Oğuz Atay – Selim Işık

oğuz atay tutunamayanlar selim ışık

Türk Edebiyatı’nın klasikleri arasında yer alan eserlerinden biridir Tutunamayanlar. Alışılmış üslubun dışında, yer yer kasvetli, okuyucuyu kızdıran, sevdiren ama bir o kadar da bağlılık yapan, bizi, insanlığı kısaca hayatı anlatan bir roman… Unutulmaz karakterler, Selim Işık, Turgut Özben, Süleyman Kargı, Metin, Esat ve diğerleri… Her biri bir roman karakteri belki… Kısacası hayata tutunamayan, gidişatı kabul etmeyen, inkarın ve isyanın romanı.

Selim romanda, çocukluk yıllarından itibaren yaşadığı toplumla uyuşamaz. Evde, okulda, işte çevresiyle arasına sürekli olarak duvarlar örer. Bu bakımdan yazar onu tutunamayanların prensi olarak tanıtır. Atay, bu kahramanını o derece yüceltir ki onun adı etrafında bir kavramlaştırmaya bile gider. Selimlik adını verdiği bu olgu, doğruluk, çıkar gözetmezlik, içtenlik, sözünün eri olmak, yüreklilik sıfatlarını içinde taşır. Fakat bütün bu özellikler dış dünya ile iletişime geçen Selim’in içine kapanmasına da sebep olan özelliklerdir. Dış dünya ile örtüşememekten dolayı kahramanın yapacağı tek şey oyunlar oynamamaktır. Fakat bu, insan varoluşunun anlamını küçülten bir nitelik taşımaktadır. O halde yapılacak tek şey, bir seçime gitmesi ve iradesi dışında tasarlanana bu hayata hayır demesidir.

“Neden bana yaşamasını öğretmediler? Neden bana, bizden bu kadar gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? Hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım?  İnsanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? Ben insan değildim ki. Yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? (…) Onlar da bilemezlerdi görünüşümle insana benziyordum (…) İnsanların en verimli olduğu çağda tükendim. Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum.”

4. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu – Peyami Safa – Hasta Genç

peyami safa dokuzuncu hariciye koğuşu hasta genç

“On beş yaşındaki küçük bir adam, size etinin ve ruhunun acılarını anlatıyor… “ Roman, bir hastane tasviri ile başlar. 15 yaşındaki roman kahramanı, 8 yaşından beri dizinden hastadır. Bu nedenle, hastane hastane gezmekte ve birçok doktora görünmektedir. Hastalık, gencin ruhunu ve kişiliğini o kadar etkilemiştir ki, daha 15 yaşında olmasına rağmen, kırkını geçmiş insanların tecrübelerine sahip olduğunu hisseder.

Romanda hasta genç, Nüzhet ve Doktor Ragıp arasında üçlü bir aşk ilişkisi vardır. Genç ile Nüzhet’in köşkte yalnız kaldığı bir gece, Nüzhet, onun kendisini öpmesine karşı çıkmaz hatta kendi de bu harekete karşılık verir. Ancak, romanın sonlarında Nüzhet, Doktor Ragıp’ın teklifini kabul eder ve evlenir.

Peyami Safa o dönemde, Nazım Hikmet’le arkadaştır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nazım Hikmet’e ithaf eder. Kanlı bıçaklı olduktan sonra da ithafı kaldırmaz; sebebini soranlara, “O zamanki duygum öyleydi, o şekilde devam etmesi gerekir.” cevabını verir.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu otobiyografik anlatım tekniğiyle yazılmıştır. Arkadaşı Ressam Elif Naci, “Bütün yaşamında Peyami Safa hastalıkları ile didinmiş, çok acı çekmiş bir insandı. Yedi yıl kolunda dinmeyen bir ağrı, işleyen bir yara. Doktorların koydukları teşhis, sağ kol mafsalında, ‘Arthrite tuberculeuse.’ Ha bugün ha yarın o kol kesilecekti. Bütün tıp deyimleri ile hastalığını,  doktorların o gün ne dediklerini en ince ayrıntılarıyla anlatırdı. Gerçi kolu kesilmekten kurtuldu ama Türk Edebiyatı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu kazandı. Yalnız oradaki çocuk bacağından hastadır, Peyami ise kolundan.”

“Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan. (…) Nüzhet bana yalan söyledi. Ben o gün odaya girer girmez her şeyi sezdim. Aynalı dolap gıcırtısı, Nüzhet’in dizleri ve Nurefşan’ın gözleri bana üç münâdi gibi haykırdılar. Hakikati seviniz, o da sizi sever.”

5. Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar – Mümtaz

ahmed hamdi tanpınar huzur mümtaz

Huzur, görünürde Mümtaz ile Nuran’ın aşkı üzerine kurulu; temelde ise İmparatorluk tecrübesinden geçmiş islami değerlerle Batı kaynaklı modern değerler arasındaki uyuşmazlıkları sergilemeye dönük; fakat aynı zamanda felsefi açılımları olan bir romandır. Mümtaz, tanışmadan önce de adını duyduğu, başından evlilik geçmiş, sanat ve edebiyattan zevk alan, İstanbul’un güzelliği ile özdeşleştirdiği Nuran’a aşıktır. Evliliğe doğru giden beraberlikleri, Suat’ın intiharı, Nuran’ın kızı Fatma’nın hırçınlık ve kıskançlıkları, kendilerini tanıştıran ahbapları Adile Hanım’ın garip çekememezlikleri ve Nuran’ın dayısının oğlu Yaşar’ın, Nuran’ı sahiplenme duygusunun araya girmesi ile sona erer.

Aşk duygusunun hayatından çekilmesi, Mümtaz’ı da karamsar yapar, marazi yanını belirginleştirir. Edebi tür olarak roman sahasında eser vermeyi tercih etmesine rağmen, şair mizaçlı Mümtaz, Şeyh Galib’in hayatını roman formunda yazmanın peşindedir. Ancak, maksadı roman formunda bir Şeyh Galip biyografisi çıkarmak değildir. Sevdiği kadın Nuran ile kendisi arasındaki aşkın anlatıldığı bir roman yazmaktır.

“Bu, çok sevdiği şairin dediği gibi, insana aydınlıktan ve arzudan biçilmiş libaslar giydiren bir bakıştı. Altın bir tepside veya kadife bir yastıkta bir galibe uzatılan o eski kale anahtarları gibi, genç kadın bütün hüviyetini bu bakış ve tebessümle kendisine uzatıyor, hediye ediyordu.”

“ …Nuran’ın tebessümü, başının üstüne bir mevsim gibi toplanmış, kumral saçları onu hayatın siyasetten, çekişmeden başka, onların çok üstünde, daha çok güzel ve daha iyiliğe götürücü ufukları oldu- ğuna, saadetin bazen insana bir metre kadar yaklaşabileceğine, dünyanın zannedildiğinden çok iyi kurulduğuna inanıyordu.”

6. Murtaza – Orhan Kemal – Murtaza

orhan kemal murtaza

Balkanlardan gelen göçmenlerdendir Murtaza. Kendisini ta memleketten tanıyan bir komiserin yardımıyla mahalle bekçiliğine atanır. İster kendi sınıfına yabancılaşmış biri olarak değerlendirilsin, ister memleketi disipline sokmak isteyen bir Don Kişot olarak kabul edilsin onun dürüst olduğu inkar edilemez. Murtaza, anlayışsızlığı, vazifeyi kutsayışı ülkeyi disipline sokmak isteyişi, insanları haylazlıktan, uyuşukluktan kurtarmak düşüncesiyle, Don Kişot gibi özel bir kişidir. Murtaza mizahi yönüyle olduğu kadar saçmalığı varan idealizmi ile da Don Kişot’a benzer.

Murtaza’nın bu saplantılı ahlaki tavrı, kızının ölümüne neden olur. Kızının dokuma tezgahının başında uyuduğunu haber alan Murtaza onu büyük bir öfkeyle yere çarpar. Kızı ölür. Bu trajik sonuç bile, Murtaza’yı marazi kabullerinden uzaklaştıramaz.

Romanın baş kahramanı olan Murtaza, Adana’ da Akbank şubesinde kapıcıdır. Yazarın eşi Nuriye Öğütçü ve arkadaşı Nurer Uğurlu, bankadaki kapıcıyı tanıdıklarını ve romandaki Murtaza’nın bütünüyle o Murtaza’ya benzediğini söylerler. Hatta Nurer Uğurlu, kapıcı Murtaza’ya Orhan Kemal’in Murtaza’sını anlatmış, kapıcı da şöyle demiştir:

“A be bu adam beni nereden tanır? Bilir mi benim gibi bir adam yaşar Adana’ da, hemi de bu sıcakta .Neden yazar beni kitaplar? Ya okurlarsa amirlerim, bu yolda istemem laubalilik!”

“Bilirim her şeyleri. Çeker benim de içim tereyağı kaymak bal. Lakin görürüm camekanlarında bakkalların, geçerim; yetmez almaya gücüm. Ederim kahır kendime ne sanarsın kardaşını.”

“Herkes uyuyabilir, velakin uyuyamaz Mürteza’nın kızları. Vazife sırasında uyumak ha? (..) Öl be Mürteza, gebber be Mürteza. Gel kurşunlara be Mürteza.”

7. Üç İstanbul – Mithat Cemal Kuntay – Adnan

mithat cemal kuntay üç istanbul

Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay’ın ilk ve tek romanıdır. Roman, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını, İmparatorluğa yıllarca başkentlik yapmış olan İstanbul’un üç dönemini anlatır: II.Abdülhamit Dönemi, İttihat ve Terakki Dönemi ve İstanbul’un işgal yılları olan Milli Mücadele Dönemi.

Odak figür olan Adnan İstanbul’un ilk döneminde yoksul, iyi eğitim almış olan idealist, vatan için büyük bir roman yazan biridir. Meşrutiyet’in ilanından sonra Adnan değişmiş, eğlenceye kadına düşkün, ahlaki değerleri olmayan bir kimliğe bürünmüştür. Yenilik ve Batılı olma yolundaki Adnan’ı, çelişkilerle dolu bir kişilik içinde görürüz. Adnan’ın vicdanından, iş ahlakına kadar hayatında hiçbir değer yoktur. Onun için hayattaki en önemli iki şey para ve mevkidir. Adnan’ın ruh hali de değişen dönemlerle birlikte değişmektedir. Adnan’ı güçsüz, kararsız, sebepsizce fikir ve ruh değiştiren, boşluklar içinde biri olarak tanırız. Çok etkilendiği kendine mevki kazandıracak Belkıs’la evlenir; ama onun karşısında eziktir. Parası çoktur ama sevgisizlik içindedir. Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasına sevinmiş gibi görünerek tekrar menfaat arar, Ankara hükümetinden önemli bakanlıklar, görevler bekler; ama boşuna çağrılmayı bekleyen bir zavallıdır artık.

“Adnan: “Şu ikinci düşmanımız kimmiş merak ettim hocam?”

Hoca: “İkinci düşmanınız sizsiniz!”

Adnan, sokak edebiyatı yapan Hoca’nın şirinliğine güldü; deminden beri müphemiyetinden korktuğu ikinci düşmanının ne kadar tehlikesiz olduğuna seviniyordu.

Hoca: “Sizsiniz! Çünkü siz, halkı fikir idare eder, sanıyorsunuz. izdiham, kafasıyla değil, gözleriyle düşünür. Bu gözleri idare etmeyi bilmeyeceksiniz, kendinize düşmanlığın en büyüğünü siz kendiniz yapacaksınız. Yığın karnıyla düşünür, Gözüyle öğrenir, Kalbiyle kızar. Avamın midesindeki yeniçeri kazanını tanımıyorsunuz. Halkın gözünü rahatsız etmemek için hiç değişmemeye mecbursunuz. Eski ceketinizi çıkarmayacak, eski evinizden çıkmayacaksınız…”

Hoca duvarlara, tavanlara baktı: “Allah daha ala etsin. İhtişamlı konak. Fakat ben senin yerinde olsam Aksaray’daki evi bırakmazdım Adnan!”

Adnan bozuldu; artık anlıyordu. Bu Dağıstanlı Hoca da, Şair Raif de, onun saadetini yakından görmeye tahammül edemiyorlar, onun için ondan kaçıyorlardı. Fakat Hoca’nın bu lafına gücenmek küçüklük olurdu. Canının sıkıldığını örtmek için güldü.”

8. Kadınlar Tekkesi – Refik Halit Karay – Şeyh Baki

refik halid karay kadınlar tekkesi

Refik Halit Karay, tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından şekil değiştiren tarikatlara ve şeyhlerine eleştirisini Kadınlar Tekkesi romanında Şeyh Baki karakteri üzerinden yapar. Tekkenin kurucusu Şeyh Baki şık, kibar, iyi eğitimli ve modern, Zeyrek Kıztaşı Tekkesi’nde başlayan serüvenini İstanbul sosyetesinin güzel kadınlarının sunduğu imkanlarla büyük gösterişli bir konakta sürdürürken aşk ve aşıklık üzerine kurduğu kendine has felsefesiyle zenginleştirir. Şeyhin hoş ve büyülü sesi güzel kadınları tuzağına düşürmekte kullandığı en etkili silahıdır. Birçoğu eğitimli olan bu kadınlar Batıdan duydukları mistisizm akımının tesirinde kendilerini ayrıcalıklı ve gerçek üstü bir bilincin sahibi görürler. Bu zaaf en çok Şeyh Baki’nin işine yarar.

Divandan okuduğu güzel kasidelerle ve mistik melodilerle İstanbul’un dul kadınlarını kendine bağlar. Kadınlar varlıklı oldukları için şeyhin bir eli yağda bir eli baldadır. Ancak bir gün şeyhin karşısına aşk-ı didem dediği genç bir kız, Neşide çıkar. Vahdet-i Vücut’a inanan şeyh Baki, Allah’ın suretinin Neşide’ye nakşettiğini iddia eder. 68 yaşında gerçek aşkı bulan bir şeyhin hayatı ve kendine sebepsiz bağlanan sonra yine sebepsiz kaçan güzel Neşide’nin öyküsüdür Kadınlar Tekkesi.

Refik Halid Karay romanın önsözünde “Gerçek yaşam öyküsüdür” diye yazmıştı. Daha sonra da Soner Yalçın, romandaki Şeyh Baki’nin Kenan Rıfai olduğunu yazmıştır ama Kenan Rıfai’nin müritleri bunun bir iftira olduğunu söylemişlerdir.

“Baki en büyük telkin kudretini kadınların birbirlerini kıskanmamaları mevzuunda göstermeye muvaffak olmuştu. Filvaki aşka bambaşka bir mana verilmesi, kutsilik izafe edilmesi, ortaya bir “Hak âşıklığı” konması işi kolaylaştırıyordu ama gözle görülmese de halden çok iyi sezilen maddi aşk izleri meydandayken değme iradesiz ve idaresiz erkek bu hünerbazlığı başaramazdı.”

9. Yorgun Savaşçı – Kemal Tahir – Yüzbaşı Topçu Cemil

kemal tahir yorgun savaşçı

Kemal Tahir en çok her türlü düşünceyi romanına yerleştirdiği için eleştirilmiş, roman estetiği, dil, ritim, atmosfer gibi modern romanın özelliklerini önemsemekle suçlanmış, ancak tuhaf bir paradoks olarak Kemal Tahir’i günümüze değin getiren de romanlarının tekniği, edebiyattaki yeri değil, içerisinde taşıdıkları bu düşünceler olmuştur. Roman anlayışının yanında romanlarında ortaya attığı konulardan dolayı da tartışmalara da neden olur. Bu romanıda onlardan biridir.

Yüzbaşı Topçu Cemil’e Cehennem Topçu denir. Bu adı ona, Filistin Cephesi’ndeki subay arkadaşları onun savaşlarda gösterdiği kahramanlıklarından sonra verir. Biraz abartılıda olsa top güllesini iğne deliğinden geçirecek kadar isabetli atışları vardır. İttihat ve Terakki üyesidir. Çapkındır. Askerlik ruhuna işlemiştir. Ordudan ayrılmak istemez. Neriman, teyzesinin kızı ve silah arkadaşı Nazmi’nin dul karısıdır. Evlenmeden beraber olurlar ve Neriman’ın hamile kalması nedeniyle evliliğe karşı olmasına, kaçak olmasına rağmen gizlice evlenir. Yorgun Savaşçı Yüzbaşı Cemil’dir. İstanbul’a geldiğinden beri, bir türlü üzerinden atamadığı yorgunluğu sanki dinlendikçe çoğalan Cemil, bir yandan aşık olup evlendiği teyze kızı Neriman ile her şeyi uzakta bir köyde yaşamayı isteyecek kadar bıkkın; diğer yandan Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’de ön saflarda yer almayı isteyecek kadar da cesurdur. 1919 ve 1920 yıllarında İstanbul’daki örgütlenmeleri ve Anadolu direnişini anlatan Yorgun Savaşçı, Cumhuriyet’in kuruluşuna giden sürecin romanı olarak da okunabilir.

1980 yılında yönetmen Halit Refiğ tarafından TRT için Yorgun Savaşçı adıyla TV dizisi olarak filme aktarılmıştır. Daha sonra Kenan Evren yönetimindeki askeri cunta tarafından filmin özgün kayıtları ve tüm kopyaları yakılarak imha ettirilmiştir.

“Cemil, on yedi yaşındayken kapatıldığı Taşkışla’nın yeraltı hücresinde bile, bu kadar umutsuz bir yalnızlık duymamıştı. Şu anda gidecek hiç bir yeri, yapacak hiç işi yoktu. Ne önü denizdi, ne ardı tren yolu…Burada, dilini bildiği insanlar da oturmuyordu sanki… Çevresini düşmanlar bile çevirmiş değildi artık…”

10. Heba – Hasan Ali Toptaş – Ziya

hasan ali toptaş heba

Doğu’nun Kafkası da denilen, dil ve kurgu ustası Hasan Ali Toptaş, Heba’da yalnız, pişman, heba olmuş hayatları; sakin kasaba manzaralarının derinliğindeki dehşeti, o etkileyici diliyle anlatıyor. Toptaş’ın ustalığı, romancı zekasının bariz olarak göründüğü kurgu, duyarlılığının kuvvetle hissedildiği karakterler kadar dilde de ortaya çıkıyor. Romandaki konu katman katman ilerliyor ve sürpriz finalde her şey aydınlığa ulaşıyor. Ziya çocukluğunda sapanla vurduğu kuşun acısını hiç unutamaz, kendini suçlar. Hasan Ali bunun için “Belki Ziya’nın vicdanı yahut vicdan sızısıdır bu kuş, belki bu topraklarda gezinip duran bir barış güvercinidir, belki de başka bir şeydir. Mesela, Ziya’nın muhtaç olduğu ve yarattığı bir üzüntüdür. Yahut, Ziya’nın algısındaki bir çatlamadır, bir yırtıktır ve her şey onun aralığından görünmektedir. Tam olarak bilemiyorum.”

Ziya, karısını bombalı bir saldırıda kaybettikten sonra , şehir yaşamının sıkıcılığından bunalıp, hayatın onu olumsuzlayan herşeyinden kaçıp, kendini var etmek için gittiği yer asker arkadaşı Kenan’ın köyüdür. Ama elbette hayat onun için heba olmuş bir serüvendir. Ama heba olmuş yaşamın içinde yine de var olmak ister. Gerçekte hiç var olamadığı ve tutunamadığı için rüyalar ve hayaller onun kaçış noktalarıdır. Romanın en uzun bölümü Sınır, Ziya’nın 70’li yıllarda Suriye sınırında geçen askerlik anıları damgasını vuruyor romana. Ziya sınırda müsademelerde ölenlerin acısını hiç unutmaz, yasını tutar. Kaybolan insani değerlere, vicdani duygulara, barışa, huzura duyulan özlemin cisimleşmiş hali gibidir Ziya.

“Hasılıkelam, çerden çöpten de olsa insan illaki bir baba yaratıyor Ziya Bey, başka türlü var edemiyor kendini; koku kırıntılarını tutup, ölgün gölgeleri ve titreşimleri tutup, ya da boşlukları bile tutup işte böyle babaya dönüştürüyor benim gibi. Hiç kuşkusuz insan başka yollarla da var edebilir kendini, diyelim uzun bir öpüşmenin derinliklerinde kaybolarak, bir bakışın ateşinde yanarak, bir kitabın ruhundan doğarak, bir dokunuşla sarsılarak ya da şu an hatırlayamadığım daha akıllıca yahut daha aptalca birtakım şeyler yaparak da var edebilir. Çarçabuk doyan küçük karınlı bir ruha sahipse, bir köşeye oturup sadece çekirdek çitleyerek de var edebilir sözgelimi. Mayasına karışan vahşi gölgelerin arasında yaşıyorsa, birtakım şeyleri kırıp dökerek de var edebilir. Hatta bütün bunların ötesinde, bazı şeyleri yapmamakla da var edebilir ama babayla var olmak bu saydıklarımla kıyaslanamayacak kadar farklı bir şey bence.”

11. Saatleri Ayarlama Enstitüsü –  Ahmet Hamdi Tanpınar – Hayri İrdal

ahmet hamdi tanpınar saatleri ayarlama enstitüsü

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sağlığında yayımladığı son romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Türk toplumunun 19. yüzyıldan itibaren girdiği modernleşme batılılaşma sürecinin eleştirisini yapan, hatta onu hicveden bir romandır.

Romanın ana kahramanı ve anlatıcısı Hayri İrdal,  II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerini görmüş birisidir. Çocukluğunda bir muvakkidin (güneşe bakarak namaz vakitlerini bildiren kimse) yanında çalıştığından saatlere ve zamana meraklı olan, gündelik yaşamında geçmiş ve gelecek arasında sıkışmış, silik kişiliğe sahip bir şahsiyettir. Ancak Saatleri Ayarlama Enstitüsü için çalışmaya başlayınca takdir edilen birisi olur. Karısının gözünde önce sünepeyken, artık bir kahramandır. Hayri İrdal’ın babasının üzerinde kurduğu baskıdan dolayı kişiliği oturmamıştır, bu yüzden de başkaları tarafından yönetilmeye kullanılmaya mahkum olmuş ve bunun acısını çekmektedir.

“Düşün Hayri İrdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki, günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur.”

12. Aylak Adam – Yusuf Atılgan – C

yusuf atılgan aylak adam

Yusuf Atılgan’ın Türk Edebiyatı’nda 1950 sonrasına denk gelen ve modern bireyinin sorunlarını felsefi ve psikolojik açıdan ele alan Aylak Adam romanı bir kent aylağının büyüme sürecini, daha çok psikolojik yabancılaşma, yalnızlık, tutunamama gibi temalar etrafında ele alır.

Romanın başkarakteri olan C,  bir komisyoncu olan babasından kendisine kalan mirastan dolayı varlıklı olmasına rağmen, manevi yönden boşluk içindedir. O, zamanının çoğunu İstanbul’un cadde ve sokaklarında, sinema, birahane ve meyhanelerinde geçirir. Zaten C mesleğini aylaklık olarak tanımlamaktadır. Yusuf Atılgan bir röportajında aylaklık kavramına açıklık getirirken, aylaklığın özünde olmayanı aramak yatar der. Zaten romanda C de “Ben ya ararım, ya da yaşarım” diyerek bunu kanıtlar. Özetle  C, gerçek aşkı arayan, mutsuz, sıkılgan ve aylak bir adamdır.

“Ertesi sabah saat sekize doğru kahvedeydi. Pencereye yakın bir masaya oturdu. İçerdeki birkaç kişi arkada kaldılar. Bu vakit ne arıyorlardı burda? Çay istedi. Bitirince parayı tabağın kıyısına koydu. Kızın öğrenci olduğunu sanıyordu. Her an kapıdan çıkabilirdi. Hep oraya bakıyordu. Acaba hangi katta oturuyordu? Kapıdan eli çantalı bir adam, arkasından bir kadın çıktı. Nerdeyse odur diye kalkacaktı. Benziyordu ama değildi. Yürüyüşü başkaydı. İşte bu çıkan oydu. Kalktı. Kız o sokağa girince ardından gitti. Dün akşam geçtikleri yerlerden Karaköy’e indiler. Beşiktaş’a giden caddenin ucundaki durağa gelince durdular. Artık onu yakından görüyordu. Boyasızdı. Erkek bakışlarını kanıksamıştı da ondan mı bakmıyordu? Ama binecekleri tramvay yaklaşınca baktı. Yüzündeki ilgisizlik dağılır gibi oldu. Gözlerini kaçırıp bir daha baktı. Şaşmış gibiydi. “Birine benzetti beni.” Tramvay durunca arka sahanlıktan bir kız, — Güler! diye bağırdı.”

13. Tehlikeli Oyunlar – Oğuz Atay – Hikmet Benol

oğuz atay tehlikeli oyunlar

1971-73 yılları arasında  Tehlikeli Oyunlar yazıldığı zaman, Oğuz Atay muhtemelen hayatının en mutsuz ve yalnız yıllarını geçirmektedir. Beyoğlu’nda bir eve kapanmış ve aralıksız yazmaktadır. Eşi Fikriye Hanım’dan ayrıldıktan sonra uzun süre birlikte olduğu Sevin Seydi onu terk edip Londra’ya taşınmıştır. Hatta kitabın otobiyografik özellikleri, kitabı yazdığı dönem tuttuğu günlüklerden de anlaşılabilir. Oğuz Atay kitaptaki karakterler yardımıyla neredeyse yaşadığı her şeyi eserine nakletmiştir. Tehlikeli Oyunlar kurgusal manada Tutunamayanlar’dan daha iyi bir roman olmasına rağmen, hep onun gölgesinde kalmıştır.

Kitapta, olayın nerede geçtiği, ne zaman geçtiği, insanların nereden gelip nerelere yerleştiği belli değildir. Atay günlüklerinde Hikmet Benol için şunları yazmış:

“Selim’le, (Tutunamayanlar) oldukça güç bir tip, yani olumlu insan bir bakıma denemiştim. Şimdi sürekli olumsuz bir tip düşünüyorum. Küçük hesapların olumsuzluğunu. Kimsenin okumadığı kitapları okuyan, kötü yaşayan bir adam. (…) Aşağılık bir adam. (…) Hikmet farkında. Fakat kötülüklerine engel olamıyor.”

Hikmet Benol, eşi Sevgi’den ayrılarak fakir bir mahallede üç katlı izbe bir gecekonduda yaşamaya başlar. Komşuları Naciye Hanım ve Emekli Albay Hüsamettin Tambay, Hikmet’in dünyasını oluşturur. Hikmet gürültülü komşularının arasında geçmişini, kimliğini, çevresinde olan biteni sorgularken kendi geleceğine de yön vermeye çalışır. Hikmet’in iç çatışmalarından en önemlisi de Sevgi ile Bilge. Bu isimler tesadüf değil. Hikmet Benol, eski eşi Sevgi’yle sevgisiz, Bilge’yle de bilgisiz ilişkiler yaşamıştır.

“Evlendiğim gün de albayım, yeni tuttuğumuz ve büyük bir kısmı boş olan evimizin bir köşesine sığınmıştık karımla. (Karım güzel değildi albayım. Ben de değildim. Fakat, nasıl anlatsam, ‘benim’ karımdı-, canlı bir varlıktı. İnsan, evine bir biblo alınca bile kendisini bir başka hisseder değil mi? Üstelik bu yumuşak biblo, konuşuyor: ‘kocacığım’ diye çevremde dönüp duruyordu.) İlk gece, akşam yemeği de çok kötü geçmişti. Ben böyleyimdir albayım: Önce, akıl almaz bir tutukluk gelir üstüme; daha yaşamadan, büyük bir yorgunluk çöker. Gecekonduya ilk geldiğim gün de aynı bitkinlik içindeydim; neredeyse bir otele gidip yatacaktım. Oysa, bir sürü yemek yapılmıştı ve ben damattım. Yeni ve sonradan olma akrabalar edinmiştim: Bir kere, kayınpederim vardı ve bazı kızlar bana ‘enişte’ diyordu. Anlamadığım şakalar yapılıyordu, ikinci sınıf şakalar olduğunu seziyordum bunların. Galiba benimle biraz alay ediliyordu; fakat önemli olan bendim, çünkü damattım.”

14. Kara Kitap – Orhan Pamuk – Celal Salik

orhan pamuk kara kitap

Gazeteci Celal Salik, Galip’in kuzeni, Rüya’nın üvey ağabeyidir. 33 yaşında genç bir avukat olan Galip’in ev ile iş arasına sıkışan rutin hayatını değiştiren olay, eşi Rüya’nın kendisini terk etmesidir. Rüya, geride on dokuz kelimelik bir mektup bırakarak kaybolur. Aynı anda yine hayranı olduğu gazeteci Celal Salik’in de ortadan kaybolması olayları daha karmaşık bir hale getirir.

Celal’in yaşamı, oldukça trajik ve hüzünlüdür. Annesiz ve babasız büyüyen Celal, hayatın zorluklarıyla da erken yaşlarda tanışır. Nişantaşı’ndaki aile apartmanın çekme katında yaşayan Celal, muhabir olarak girdiği Milliyet Gazetesi’nde kısa sürede yükselir. Trajik ve zorlu yaşamının sıkıntılarını avantaja çevirmeyi başarır ve acar bir muhabir olarak başladığı otuz yıllık gazetecilik serüvenin neticesinde tüm Türkiye’de tanınan hatta ünü yurtdışına yayılan saygın bir köşe yazarı haline gelir. Otuz küsur yıl boyunca hiç sektirmeden yazan Celal, başta Selim Kaçmaz olmak üzere takma adlar kullanır, bir başkasının yerine geçme numaraları yapar. Tebdil-i kıyafet gezer, birçok tehlikeli ve riskli konu hakkında araştırır, cesur yazılar kaleme alır. Gelenek-modernlik, Doğu-Batı, İstanbul, kimlik, Mevlana, asıl-kopya vb. birçok siyasi, sosyal, kültürel ve güncel konuyu işler.

Pamuk bir röportajında şöyle der: “Celal Salik’te Çetin Altan’dan biraz etki vardır. Çünkü Çetin Altan köşe yazarlarımızın en hümanistidir; insani bilgilerinin hepsiyle ilgilenir. İşte sosyoloji, edebiyat… Bütün bunlara sırf insanla ilgili bilgi olduğu için saygı duyar, hatıralara meraklıdır. Alaycılığını dengeleyen ciddi bir merakı vardır. Celal Salik de, geçmiş kültüre meraklıdır. Birazcık Reşat Ekrem Koçu da vardır onda. Her şeyi özetleyen, hüküm veren bir köşe yazarı değil; her yere burnunu sokup kimi zaman nostaljik, kimi zaman hüzünlü, melankolik, kimi zaman öfkeli hatıra tadında, kimi zaman başkalarına takılan, hiciv yapan ama hep kültürün bir köşesini görüp ondan zevk alan ansiklopedik bir yazardır.”

“….felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.”

15. Tutunamayanlar – Oğuz Atay – Turgut Özben

oğuz atay tutunamayanlar

Mutsuz ve iletişimsiz bir evlilik hayatını süren inşaat mühendisi Turgut Özben, yakın arkadaşı Selim Işık’ın intihar ettiğini gazeteden öğrenir. Özben, bu intiharı araştırmak için sevgilisi Günseli ve arkadaşları Süleyman Kargı, Esat ve Metin ile görüşür. Özben onun dünyasına girmeye çalışır ve hayatını bütünüyle kavramak istemektedir. Nitekim Selim’in yaşamındaki karanlık noktaları ve onu intihara götüren nedenleri öğrenir. Selim, yaşadığı düzenle, burjuva değerleriyle bağdaşamamış, bu nedenle toplumunda dışına itilmiş bir aydındır. Turgut, araştırmaları sürecinde kendini sorgulamaya başlar. Kendisinin de Selim’den farklı olmadığını görür. İç hesaplaşmalara sürüklenen Turgut her şeyini geride bırakarak evinden ayrılır, bir trene biner ve kaybolur.

Turgut Özben, düşüncelerinin akışı içinde kaybolan, kendi zihninin ürünü hayal arkadaşı Olric’le sohbetlere dalar. Hayatı Selim tarafından en fazla etkilenen karakterlerden. Selim’in aksine o, normal hayatı seçer, küçük burjuva yaşantısına kapılıp, evlenir, çocuk, iş, ev sahibi olur. Ama romanın sonunda eşini, çocuğunu terkeder. Kendiyle, benliğiyle bitmek bilmeyen mücadelesi de  Özben soyadında kendisini belli eder zaten.

“Hayatında ilk defa başka bir insan olma özlemini duydu. Hiç bilmediği bir içkinin susuzluğu gibi bir duygu. Değişebilmek. Kendinin bile tanıyamayacağı yeni bir varlık olmak. Bütün canlıların olanca güçleriyle karşı koydukları bir değişim, bir başkalaşım. Korkutucu ve aynı zamanda çekici bir eğilim. Hücreler bütün güçleriyle, dış etkenlere karşı koyar ve vücuda girmek isteyen yabancı unsurları dışarı atmaya çalışırken değişebileceğini, onların bu kör inadını yenebileceğini düşünmek, insan için ne kadar zordu. Değişmek, kendine yabancılaşmak demekti. Dişimdeki küçük bir oyuğun içine giren bir yemek artığına, dilim ne kadar şiddetle saldırıyor, o küçük oyuğa giremeyeceğini bildiği halde, bütün yumuşaklığıyla kendini katı duvarlara vuruyor. Barınamazsın o kovukta yabancı, diyor.”

Kaynak
Dipnot Kitap, Ege Üniversitesi Edebiyat Dergisi, P.Ünv Eğitim Dergisi


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir