Menu

10 Edebiyatçımızın Kitaplarından Yağmur Öyküleri



Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay başta olmak üzere ünlü edebiyatçılarımızın öykü kitaplarından yağmur alıntılarını, Magnum Ajansı fotoğrafçılarının yağmurlu fotoğraflarıyla birlikte derledik.

İlk olarak öykünün adını, parantez içerisinde de öykünün yer aldığı kitabın adını yazdık.

1. Sait Faik Abasıyanık – Projektörcü (Şahmerdan), 1940

dennis stock, magnum fotoğrafları

Dennis Stock, ABD, 1950

Sait Faik Abasıyanık, öykü severlerin ilk sırasındaki yazarlardandır. Türk edebiyatında adeta her şeyin öyküleştirilebileceğinin ve disiplinsiz, hesapsız da öykü yazılabileceğinin güzel örneklerini vermiştir. Yazar, Şahmerdan’da yer alan diğer öyküsü Çelme ile halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askeri mahkemeye verildi. Bu olayın annesini yaralaması nedeniyle, uzun süre kitap yayınlamaya ara verdi. Alıntıladığımız öyküde Ada vapurundaki “projektörcü ile içten sohbetini duru, şiirsel diliyle anlatıyor.

“8:45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra, uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı. Anadolu sahili bir ara gözden kayboluverdi. Yağmur, projektörün önünde, birtakım hendese-i musattaha şekilleriyle beyaz ve keskin kaynaştı. Kanepede üstüne başına yağmur sıçrayan, uzak ve puslu ışıkların yandığı evleri düşündüğü pek anlaşılan bir adam, yerinden bir iskeleyi kaçırıyormuş gibi aceleyle kalktı. Projektörcünün yanına doğru ilerledi. Projektörcünün üstünde kolları boşta sarkan eski bir muşamba vardı. Sırtı kamburlaşmıştı. Yanma sokulan adama başını çevirip baktı. Yüzünü tekrar projektörün, şimdi yalnız birtakım münkesir, müstakim ve muvazi hatlardan başka bir şey göstermeyen ışığına çevirdiği zaman, kendisine laf söylenebilir bir adam yüzü görmüş zannettirecek bir halle:
—Müthiş yağmur, dedi. Öteki:
—Ben önümüzde bir şey göremiyorum… Ya siz?
—Sis var, dedi. Yağmur da fazla, bir şey görünmüyor.
—Kınalı daha uzak mı?
—Yakın olmalı ama, bir şey göremiyoruz ki…”

2. Ahmet Hamdi Tanpınar – Bir Tren Yolculuğu (Yaz Yağmuru), 1955

henri cartier bresson

Henri Cartier-Bresson, Londra, 1951

Ahmet Hamdi Tanpınar, sanat yaşamında hep şiiri önemsemiş, kendi ifadesiyle roman ve öykülerini şiir yazmadığı yani sustuğu anlarda kaleme almıştır: “Şiir söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım. Onun için mümkün olduğu kadar kapalı alemler olmasını istediğim şiirlerimin anahtarlarını roman ve hikayelerim verir.” Tanpınar’ın iki hikaye kitabı yayımlanmıştır: Yaz Yağmuru ve Abdullah Efendi’nin Rüyaları. Bu iki kitabın dışında kitaplarına girmemiş, fakat yayımlanmış hikayeleri de vardır. Bir Tren Yolculuğu adlı hikayede, hayatını tiyatroya adayan genç kızın peşinde hep çocukluk korkuları vardır. Küçüklüğünde üvey annesinin bir yere saklanıp aniden ortaya çıkıp bağırarak korkuttuğu kahramanımız büyüyünce tiyatroda başarısız olur.

“Hava yağmurluydu. Tren ara sıra şiddetli sağanakların arasından geçiyor pencere camları, vagonların üstü, yanları dakikalarca kamçılanıyor, bazen su serpintilerinin içeriye girdiği bile oluyordu. Sonra bu şiddet duruyor, gök biraz daha yukarıya çekiliyor, yüksekte açık, mavi, menevişli, tek bir çiçek gibi tepemize asılıyor, o zaman manzara gülüyor, ışıkla karışan ıslaklık, içimize bir nevi tazeleşmiş dünya hissini yayıyordu. Sonra yine simsiyah bir bulutun ülkesine girerek yine kamçılanıyor yine ince ağların içine hapsediliyor, bir tabiat ortasında seyahat ettiğimizi unutuyorduk.”

3. Cemil Kavukçu – Bir Masanın Eksik Tarihi (Dört Duvar Beş Pencere), 1999

hiroji kubata

Hiroji Kubata, Japonya, 1961

Cemil Kavukçu öykülerinde gündelik yaşamımızda varlıklarını bile hissetmediğimiz küçük insanların sıradan yaşamlarını, tutunamayanları, bir köşeye itilmişleri, sokak serserilerini, delileri, meczupları, alkolikleri gündeme getirmiştir. Bu yüzden onun en ayırt edici özelliği bir dönem çok gözde olan küçük insanı yeniden Türk öykücülüğüne kazandırmış olmasıdır. Bir Masanın Eksik Tarihi öyküsünde modern bir kent mekanındaki bir masada kadın arkadaşıyla birlikte oturan anlatıcı bir ara pencereden dışarı bakar. Kadın, anlatıcıya nereye baktığını sorduğunda, sokağa yanıtını verir anlatıcı: “İçerideki yaşam başkaydı, dışarıdaki yaşam başka. Bu, bir filmin karesi olsaydı, içerideki müzik dışarıdaki görüntüye ne kadar uyardı?” Öyküde anlatıcının bir anlık bir görüntü sonucu zihninde beliren soru, Cemil Kavukçu öykülerinin zihinlerde uyandırdığı temel sorudur.

“Yağmur yağıyordu, hiç durmayacak gibi inatla yağıyordu ve ancak bir kişiyi koruyabilecek genişlikteki şemsiyenin altında o benim koluma girmiş, birbirimize iyice sokularak yürüyorduk. Yine de omuz başlarımız ıslanıyorduk. Önünden geçtiğimiz turizm bürosunda bir tanıdığın (aslında kocasının bir tanıdığıymış) olduğunu ve bizi böyle kol kola görürse neler olabileceğini düşünmemi söylediğinde biz o rüya evrenine çoktan girmiştik. Ne o tanıdıktan çekiniyorduk ne de başka tanıdıklardan. Ayakkabısının içine su girmişti galiba, bir dakika durabilir miydik. Dururduk. Caddenin solundaki kilisenin bahçe kapısının kemerli geniş saçağının altına sığındık. Şemsiyeyi kapayıp bir kaç kez silkeledim zor bir iş becermişim gibi yanaklarımı şişirip puff diye soluğumu bırakarak ona baktım. O da bana baktı sonra da çok komik bir şey olmuş gibi güldük. “Çorabım ıslanmış” dedi.”

4. Sabahattin Ali – Değirmen (Değirmen), 1935

ferdinando scianna

Ferdinando Scianna, İtalya, 1964

İlk öykü kitabı Değirmen’de 1927-1934 yılları arasında yazılmış öykülere yer veren Sabahattin Ali’nin bu öyküleri, bireysel konulan ele alan, masal öğeleriyle süslü, romantik öykülerdir. Bu bakımdan Değirmen’ de Sabahattin Ali’nin gerçek edebi kişiliğini göremeyiz. Zaten kendisi daha sonraki baskısında önsözde özeleştiri yapar. Yazarın özellikle ilk hikayelerinde işlediği ferdi konulardan biri de aşktır. Fakat aşk, yazara göre fedakarlık ister. Değirmen adlı eserinin aynı adı taşıyan ilk hikayesi de böyle bir konu üzerine yazılmıştır. Çeribaşı bir çingenenin aşkını anlatır. Hikayede değirmen, aşkın sınandığı bir mekan olarak dikkat çeker.

“Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim.
-Değirmenin içinde çalacağım! dedi.
-Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi? Tuhaf tuhaf güldü:
-Korkma! dedi.
-Klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi.
-Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu. Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavlada sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı. Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu. Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu. Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi: Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmaya başlamıştı. Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam. Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgar ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.”

5. Bilge Karasu – Yağmurlu Kentin Güneşçisi (Göçmüş Kediler Bahçesi), 1980

elliott erwitt

Elliott Erwitt, Polonya, 1964

Göçmüş Kediler Bahçesi çağdaş Türk edebiyatı yazarlarından Bilge Karasu’nun masal kitabıdır. Varoluş ve bu varoluşun sürüp gitmesine şaşmanın sonucu olarak ortaya çıkan, çok katmanlı öykülerden oluşur. Karasu’nun titizlikle işlediği, nesneleri bir araç olarak kullanıp aslında bir bilinci, bir duyguyu betimlediği bu metinleri katmanlarına ayırmak, kapalı olan imgeleri anlamlandırabilmek, oldukça zordur. Yağmurlu Kentin Güneşçisi, havanın hep yağmurlu olduğu bir kentte güneş açmasını umut eder. Ancak etrafındaki insanlar buna inanmadıkları için yalnız kalır. Umut eden ve içinde iyimserlik barındıran, alışkanlığı kırmaya çalışan kişinin yalnızlaştığını, başka insanlar tarafından dışlandığı görürüz. Özetle umut etmek yalnızlığa dönüşür.

“Ufarak teferek, sıskaca, kuruca bir adam duruyordu pencerenin ardında. Pencere kapalıydı; camı, su çizikleri içinde. Dışarıdan bakan, adamın yüzünü dalgalı dalgalı görürdü. Adam gözlerini kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Oysa gökyüzünde görülecek hiçbir şey yoktu. Düpedüz yoktu. Bu ülkeye her gece, her sabah, her akşam yağmur yağardı çünkü. Durgu durak bilmeksizin, hızlanmadan, yavaşlanmadan hele hele hiç dinlenmeden, tel tel, iplik iplik yağmur yağardı. Kurşun rengi şuncacık değişmeyen bir gökyüzünde bakacak ne olsun, görecek ne olsun? Yağmur yağdığı için caddelerin asfaltları, sokakların taşları hep pırıl pırıl ışıldar, duvarlar hep tertemiz ama karanlık yüzlü olur, pencere pervazları, köşelerinden aşağı hep çizgi çizgi is bıyıkları salar, kiremitler damlar hep cilalanmış gibi dururdu. Bahçeler yemyeşil olurdu ya kendi halinde kalsa, nasıl kaslındı ki yağmur bacalardan çıkan dumanları hep bu yeşilliğin üzerine örterdi.”

6. Refik Halit Karay – Gözyaşı (Gurbet Hikayeleri), 1940

trent parke

Trent Parke, Avustralya, 1998

Gurbet Hikayeleri, Refik Halit Ka­ray‘ın Memleket Hikayeleri’nin bir devamı niteliğindedir. Mem­leket Hikayeleri‘nde memleket edebiyatını işleyen yazar, Gur­bet Hikayeleri’nde memleket hasretini somutlaştırmıştır. Ya­bancılar arasında yaşarken edinilen yabancılaşma ve yalnı­zlık duygusu, ana dili kullanma hasreti bu hikayelerin temel konusunu oluşturur. Çok sade, rahat yazılmış hissi veren Refik Halit’in bu hikayelerinde Maupassant (klasik vaka öykü) tekniği kullanılmıştır. Gözyaşı’nda Dul Ayşe adındaki kadın, hizmetçilik etmek için girdiği evin beyine başından geçenleri anlatmaktadır. Rumelili’dir, Balkan Harbi çıkınca üç çocuğunu alıp düşmandan kaçmaya çalışır, çocuklarının ikisi amansız yolculuğa dayanamayıp can verir. Kucağında, bir yaşına bile basmamış olan Ali’si kalmıştır.

“Dul Ayşe de hazırdır; bir atın üstündedir. Arkasında, beş yaşındaki oğlu, belinden sımsıkı sarılmış, önünde üç yaşındaki kızı bir kuşakla dizlerinden eyere bağlı, kucağında daha bir yaşına basmayan yavrusu uykuda… Tepelerden ara vermeyen, soluk aldırmayan bir yağmur iniyor; kış başlangıcı yağmuru… Herkes biliyor ki, bu devam ederse ovayı su basacaktır; çaylar kabaracak, nehirler taşacak, köprüler çökecek, yol, iz kalmayacaktır. Islak gece içinde, sırsıklam bir kafile, kimi yaya, kimi atta koşuyor, kaçıyor. Öndeki ümit ordumuza yetişmek, arkadaki korku düşman ordularına çiğnenmek! Öne bakıyorlar: Çamur, yağmur, karanlık… Şimşek bile çakmayan koyu, değişmez bir karanlık. Arkaya bakıyorlar: Yine öyle, bataklıklar, su tabakaları, gece… Dinliyorlar: Uzaklarda kabaran derelerin yüklü uğultusu ve yakınlarda çamura batıp çıkan ayakların boğuk hışırtısı… Ayşe, beline dolanan ufak kolların ara sıra gevşediğini duyuyor. Uyuma Ali, diyor, uyuma!”

7. Selim İleri – Gelinlik Kız (Dostlukların Son Günü), 1975

herbert list

Herbert List, 1959

Selim İleri şöyle diyor: “Bu öyküler sanki benden gitgide hem uzaklaşıyor, hem de gitgide bana geri dönüyor. Bazen tuhaf yargılarla karşılaşıyorum. Sizi hiç beğenmezdik. Sonra Dostlukların Son Günü’nü okuduk; şimdi bütün kitaplarınızı okuyoruz diye. Bu öyküler çok mu evcil acaba, diye düşündüğüm oluyor. Yine de o yıllar, öykülere tek tek kaynaklık etmiş o duyarlıklar, anılar, kimi pırıltılı gece yürüyüşleri, kimi çiğ ışıklı gündüz gezintileri, ölünceye kadar bende yaşayacağını umduğum kimi aşklar, iç sarsılışları beni yeniden bu kitaba bağlıyor. Ama bir gençlik, hatta çocukluk coşkusu vardı: öyle sanıyorum ki, rüzgarla gitti o coşku… Sanmıyorum; biliyorum: göz açıp kapayana dek savrukçasına, savrulmuşçasına, rüzgarla gitti.”

“Annemin yeniden genç kız gibi yollardan geçtiği sıralarda, yağmurlardan bile gönenirdim. Bu yağmurlar ergenlik yıllarımın ve şimdinin yağmurlarına yabancıdır. Rüzgar üşütmezdi; soğuk rüzgarlar yağmurluğumun yakasını, eteklerini açıp uçurtmazdı. Yağmurda yürüyüşlerimiz annemle. Tramvayların, otobüslerin, vapurların, ender bindiğimiz otomobillerin pencerelerine iri damlalar vururdu. Damlanın bütünleşerek cama çarpışı; dağılarak kendince su yolları açıyor. Binlerce resim çizerdim kafamda. Annemi görürdüm, kuşlar uyduruyorum, ayyıldızlı Türk bayrakları… Yağmurun çiçek dürbününden binlerce şekil geçerdi arka arkaya. Bulutlarla da hep bu oyunu oynardık. İncila Abla’yla. İncila Abla, annemin isteyerek, özleyerek gittiği evin kızıydı.”

8. Yaşar Kemal – Yatak (Sarı Sıcak), 1955

raymond depardon

Raymond Depardon, Japonya, 1961

Yazarın 1955 yılında yayınlanmış ilk öykü kitabı. Yaşar Kemal’in dili yalın, çarpıcı… Sadelik ve dürüstlükle anlatılan bu öykülerin çoğu Çukurova’da geçiyor, Anadolu insanının çevre koşulları, hastalık, açlık, yokluk ve yoksulluk içinde verdiği yaşam mücadelesini konu alıyor. Anadolu halkının yokluğa, açlığa, unutulmuşluğa karşı verdiği insanüstü mücadelesini anlatılıyor. Yaşar Kemal Yatak hikayesinde, okumanın, büyük adam olmanın savaşında olan iki kafadar arkadaşın yaşadıkları sıkıntıları anlatmış.

“Serin dam üstü, ışıklı iri yıldızların geceleri, sokağın sabahlara kadar süren gürültüsü, bizim umutlarımız, hayallerimiz tam bir ay, kasım başına kadar sürdü. Sonra… Sonra o belalı, o karanlık, bir kara o çul gibi, kapkaranlık Çukurova yağmurları başladı. Hava biraz bulutlandı mıydı, okulda Durmuş Ali ile bir araya gelir, birbirimize sokulur, ikimiz birden : “Allah be! Allah be! Etme nolursun,” derdik. Ya bir de yağmur çiselemeye görsün, o zaman bizim yüreklerimizde kıyamet kopardı. Durmuş Ali hemen okuldan eve fırlar, yatakları damın saçağının altına indirir, koşa koşa geri gelirdi. Yağmurlu günlerde eve, yani saçağın altına gece yarısından sonra, ortalıktan el ayak çekilince gelir, usulcacık yataklarımıza girerdik. Saçak altında yattığımızı elalemin görmesinden bir utanır bir utanırdım ki, biterdim. Durmuş’u derseniz, o oralı bile olmazdı.”

9. Mustafa Kutlu – Kapıları Açmak, 2012

philippe halsman

Philippe Halsman, ABD, 1965

Mustafa Kutlu, son dönem Türk edebiyatının yetiştirdiği en önemli hikayecilerindendir. Özellikle geleneksel hikaye tarzını yeniden yorumlayarak, meddah tipi anlatım tekniğini kullanarak kendine has bir üslup oluşturan Kutlu, genel olarak yanı başımızda bulabileceğimiz insanları öykülerinin merkezine oturtarak, sanayileşmenin ve köyden kente doğru gelişen göçün bireyde meydana getirdiği yıkıntıyı, kendi öz değerlerinden uzaklaşan bireyin içine girdiği girdapları, hepimizin yanı başında olan ama çoğumuzun görmezden geldiği yoksulları kaleme almıştır.

“Yağmur ince ince yağıyor. Saatlerdir yağıyor. Bir şehirlerarası otobüs gecenin ıslak karanlığını yara yara gidiyor. Saatlerdir gidiyor. Ses yok. Sanki hemen herkes uyuyor. Arada hafif horultular, alçak sesle konuşanların mırıltıları. Sürücü kasetçalardaki arabesk parçanın sesini iyicene kısmış, belki de sadece kendisi işitiyor. Bir de yanındaki koltuğa yığılmış, başı önüne düşmüş genç irisi muavin. Sürücü sigaranın birini söndürüp, ötekini yakıyor. Yol tenha, gözler uykusuzuktan kızarmış. Zehra başını cama dayamış. Ateş gibi yanan alnını camın serinliğine bırakmış. Dalmış. Gelip geçen telgraf direklerine. Arada sırada uzaklarda pır pır eden bir iki ışığa.”

10. Ferit Edgü – Kanca (Bir Gemide), 1978

erich hartmann

Erich Hartmann, İrlanda, 1964

Ferit Edgü’nün, 1979 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı’na değer görülen ve sekiz öyküden oluşan Bir Gemide, 1940’lı yıllarla birlikte Türkiye edebiyatını etkisi altına alan varoluşçuluk akımının hikaye türünde sembol haline gelmiş, unutulmaz örneklerinden. Edgü’nün hakikat, gerçek ve algı arasında gidip gelen zihin bulanıklığını, iletişimsizlik, duyarsızlık, tepkisizlik sarmalını ve varoluşa ait sorgulamalarını metinler arasında şiirsel bir ifade ile dile getiriyor öyküleri. Kanca’da geçmişimizde, en arkada, en ulaşılmaz yerde bıraktığımızı sandığımız hatalar, acılar ve anılar anlatılıyor.

“Çürümüş döşeme tahtalarından bir ikisini söktüm, getirdim, sönmekte olan ateşin üstüne attım. “Birazda kendimizden bir şeyler yakalım” Başım cama dayalı. Dışarıya bakıyorum. Dışarısı karanlık. Hiç bir şey görülmüyor. Yalnızca cama vuran yağmur taneleri. “Yağmur yağmayacak” demiştim. Ablam şaşkın yüzüme bakmıştı. Gün’ün annesi “Neden?” diye sormuştu. “Yağmur havası yok da onun için” demiştim. Ama yağdı işte. Ama yağıyor işte. Bugün de yağmur havası yoktu. Daha çok bir kar havası vardı. Karayel esiyordu. Ama şimdi bardaktan boşanırcasına yağıyor. Aradaki pencerenin camına karşın, sanki yüzüme yüzüme vuruyor yağmur damlaları. Başımı pencereden kurtaramıyorum. Gene korkuyorum. Başımı çevirsem, sanki tümünü odada göreceğim. Döndürdüm başımı : Kimseler yok.”

Kaynak
Cemil Kavukçu Öykücülüğünde Kent, Taşra ve ModernlikBilge Karasu’nun Eseri Göçmüş Kediler Bahçesi’nin Temel Sözdizimi, Derin Yapısı ve Gösterge Dörtgenleri


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir