Menu

Nobel Edebiyat Ödüllü 11 Yazarın Okumanız Gereken Kitapları




Nobel Ödülü, Alfred Nobel’in vasiyeti gereği fizik, kimya, edebiyat, barış, ekonomi ve tıp alanında verilen, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşıyan prestijli bir ödüldür. İlk Nobel Ödülleri 1901 tarihinde verilmeye başlanmıştır.

Nobel Edebiyat Ödülü alan tüm yazarları listelemek mümkün olmayacağından bu ödülü alan önemli yazarları ve kitaplarından alıntıları derledik.

1. Knut Hamsun (1859 – 1952) – Açlık

1920 yılında Nobel Ödülü’nü kazanan Norveçli yazar Knut Hamsun’un otobiyografik öğeler taşıyan, monolog şeklindeki Açlık isimli yayımlanan ilk romanı, yazarın kendisi gibi onurunu kaybetmeden edebiyat dünyasında tutunmaya çalışan genç bir yazarın portresini çizmektedir. Psikolojik edebiyatın ilk örneklerinden biri olarak gösterilir.

knut hamsun

“Ve öfke, içimde patlak verdi, alev alev ve hoyrat. Paketimi aldım; dudaklarımı kemiriyor, kaldırımda yürüyen sessiz, sakin insanlara çarpıyor, özür dilemiyordum. Bir bey, durup da kabalığımdan ötürü biraz sert söylenince geri döndüm. Kulağına manasız bir kelime haykırdım, burnuna yumruğumu dayadım; sonra dizginleyemediğim kör bir hiddetle kaskatı yoluma devam ettim. Adam bir polise seslendi. Ve ben daha ne isterdim, bir an elime bir polis geçirmekten gayrı? Polisin yetişebilmesi için mahsus adımlarımı yavaşlattım, fakat gelmedi. Bir insanın, en candan, en hararetli bütün teşebbüslerinin yüzde yüz neticesiz kalmasında bir hikmet var mıydı, neydi? Niçin 1848 yazmıştım? Bu musibet senenin benimle ilgisi neydi? Yürüyordum; açlıktan bağırsaklarımdan gurultular geliyordu. Gün sona ermeden biraz olsun yiyecek bulacağım hiçbir yere yazılmamıştı. Bu iş böyle uzadıkça kafaca, vücutça o nisbette boşalıyor, dürüstlükten her gün biraz daha uzaklaşıyordum. Utanmadan yalan söylüyor, fakir fukaranın kirasını iç ediyor, hatta başkalarının battaniyelerine sahip çıkmak gibi alçakça düşüncelere kapılıyor, bütün bunları bir pişmanlık, bir vicdan azabı duymadan yapıyordum. İçimi çürük lekeler kaplıyor, gittikçe genişleyen siyah mantarlar sarsıyordu. Ve Tanrı beni göz altında bulunduruyor, göçüşümün konulu kurallara uygun, yavaş ve sürekli, zaman ölçüsünü hiç bozmadan olacağımı önceden biliyordu. Ama cehennemin dibinde zebaniler beni bekliyordu, çünkü büyük bir günah, Tanrı’nın beni, insaf ve hakkaniyetinden mahrum edeceği affedilmez bir günah işlemem kaçınılmazdı.”

2. Pearl S. Buck (1892 – 1973) – Ana

Pearl S. Buck, 1938 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ilk Amerikalı kadın yazar. Çin’de akademik çalışmalar yapmak için uzun süre bulunur ve Çin kültürüne hayran kalır. Daha sonra Amerika’ya dönse de kendini Çin’de daha iyi hissettiğini için, Amerikalı bir misyoner rahiple evlenip tekrar Çin’e yerleşir. Ana’da Çin köylerini, geleneklerini anlatırken, bunu bir Amerikalı gözüyle yapmaz. Romanın evrensel olabilmesi için karakterlerinin isimleri yoktur. Ana, büyük oğlan, küçük oğlan, kocakarı, fitne dul gibi… Yalnız bir kadının, üç çocuğuyla birlikte, komünizmin yeni yayıldığı Çin’in ücra bir köyünde ayakta kalmaya çalışmasını, çocukları için katlandığı şeyleri, yalnızlığıyla başa çıkma yollarını, küçük bir köydeki dedikodularla nasıl baş edebildiğini anlatan samimi, sade bir dille yazılmıştır eser. Ana okurken aslında Anadolu’da yaşayan bir anayı görür gibi olursunuz.

pearl s buck

“Kara gözleri ışıkta parlıyordu, kaşlarının hemen altında çukurca, çekik, duru gözlerdi bunlar… Pek bir güzelliği yoktu bu yüzün ama karşısındakine hem iyiliği, hem de ateşli, canlı, ihtiras gibi şeyleri hatırlatan bir hali vardı. İnsan bu yüze bakarken, işte öfkesi burnunda bir kadın ki, hem yanında oturan zavallı ihtiyarcığa şefkat ve iyilik göstermesini bilecek, hem de ateşli bir dişi ve ana olacak yaradılışta diye düşünürdü. Kocakarının hala çenesi durmuyordu. Oğlu ile gelini tarlada çalıştıkları için, sabahtan akşama kadar çocuklarla yalnız kala kala, aklınca gelinine anlatacak bir sürü şeyleri var sanırdı. Bu alabildiğine sürüp giden lakırdı sağanağını, sadece ocağın dumanları yüzünden vakit vakit tutan öksürük nöbetleri kesiyordu. Her vakit derim ya, erkek acıkınca, hele oğlum gibi gücü kuvveti de yerinde oldu mı, bir çanak eriştenin üzerine yumurtayı kırarsın, oldu bitti… İşte yemeğin alası. Ateşe doğru eğilen ananın eteklerine, boynuna sümüklerini çeke çeke, ağlayarak sarılan çocukların gürültüsünü bastırmak kaygısıyla, burada sesi bir perde daha yükselerek çatlaklaşıyor.”

3. Hermann Hesse (1877 – 1962) – Boncuk Oyunu

hermann hesse

Almanya’nın en tanınmış yazarlarından Hermann Hesse’nin 1946 yılında kendisine Nobel Ödülü kazanmasında büyük payı olan Boncuk Oyunu adlı eseri, Alman Edebiyatı’nda ilk örneğini Goethe’nin Wilhelm Meister’de görülen manevi biçimlenmenin ön planda olduğu kültür felsefesiyle beslenen oluşum romanı türünde yazılmış bir yapıttır. Batı-Doğu felsefesinin bir sentezinin gerçekleştirildiği bu eserde özellikle Batı dünyasında az rastlanan bir tarzda Çin düşüncesi arka planda kendini hissettirir. Bunun da sebebi Çin’in mistik öğretilerinin Hesse üzerinde çok etki yapmış olmasındandır. Hermann Hesse’nin Boncuk Oyunu alışılagelmiş bir romandan ziyade, benzetmelerin ve mecazi unsurların içerisine dahil edildiği felsefi bir ütopya, günümüz yazgısının uzak bir geleceğe aktarıldığı ve incelendiği entelektüel bir romandır.

“Anımsadığımız kadarıyla eski imparatorlar döneminin efsanevi Çin’inde devlet ve saray yaşamında müziğe öncü bir rol verilmiştir; müzikte varlık ve zenginlik, kültürel ve normal değerlerin, hatta imparatorluğun varlık ve zenginliğiyle bir tutulmuştur… Müzik sanatındaki bir gerileme, hükümet ve devletteki bir çöküntünün kesin belirtisi sayılıyordu. Müziğin kökenleri geçmişin hayli derinliklerinde yatar. Müzik ölçüden doğar ve o büyük birlik içinde kök salar. Büyük birlik iki kutbu, iki kutup da karanlık ve aydınlığın gücünü doğurur. Onun için, Glaukon, dedim, müzik eğitimi, bundan ötürü eğitimlerin en iyisidir. Hiçbir şey insanın içine ritim ve düzen kadar işlemez. Müzik eğitimi gereği gibi yapıldı mı insanı yüceltir, özünü güzelleştirir.”

4. André Gide (1869 – 1951) – Kalpazanlar

Çağdaş Fransız Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından olan ve 1947 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan André Gide, diğer eserlerinden teknik ve kapsam açısından farklı olan Kalpazanlar adlı kitabının ilk romanı olduğunu vurgularken bu eseriyle “Bach’ın füg sanatıyla müzikte gerçekleştirdiğini, edebiyatta gerçekleştirmeyi amaçladığını” söylemiştir. Romanın teması, kişi tam anlamıyla mutluluğa kavuşmak, yaşamın tadını çıkarmak istiyorsa gelenekleri değil, kendi yüreğinin sesini dinlemelidir. İçtenlik ve kendini tanımayı toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütü olarak kabul eden, toplumsal ve bireysel tüm farklılıklara hoşgörü ile yaklaşan ve geleneksel ahlakın karşısında bireysel özgürlüğü savunmasıyla dikkat çeken Gide, bu temaları yoğun olarak tek romanı Kalpazanlar’da ele almıştır.

andre gide

Roman 1920’li yılların Paris’inde geçer. Bernard adlı genç annesinin gizli bir mektubunu bulur. Mektubu okuyunca babasının başka biri olduğunu öğrenir ve yaşadığı evi terk eder. Önce arkadaşı Olivier’in yanına sığınır. Arkadaşının ailesi ile tanışması Bernard’ı maceralarla dolu bir hayata sürükler. Olivier’in dayısı yazar Eduoard yeni ve farklı bir roman yazma peşindedir. Romanın adını Kalpazanlar olarak düşünmektedir.

“Hiçbir zaman sandığım gibi değilim. Kendim sandığım varlık bile durmadan değişiyor, öyle ki, çoğu zaman, ben birleştirmesem, sabahki varlığım akşamki varlığımı tanımayacak. Hiçbir şey benim kadar farklı olamaz benden. Ancak bazı bazı, yalnızken görünür derinlik gözlerime. Ancak o zaman köklü bir sürekliliğe ulaşırım; ama o zaman da yaşamım ağırlaşıyormuş, duruyormuş, varlığım sona erecekmiş gibime gelir. Ancak yakınlık duygusuyla çarpar yüreğim, ancak başkasıyla yaşarım; başkasının yerine geçmekle, birleşmeyle yaşarım hatta; hiçbir zaman da bir başkası olmak için kendimden sıyrıldığım zamanki kadar yoğun ve güçlü yaşadığımı duymam. Kökten kopmanın bu bencilliği aykırı gücü o kadar fazladır ki, iyelik bunun sonucu olarak da sorumluluk duygumu eritir. Böyle bir yaratık, evlenilebilecek bir yaratık değildir. Bunu nasıl anlatmalı Laura’ya?”

5. Ernest Hemingway (1899 – 1961) – Yaşlı Adam ve Deniz

ernest hemingway

Hemingway’in 1952 yılında yayımladığı Yaşlı Adam ve Deniz, Kübalı bir balıkçının uzun süre av yakalayamadan geçen günlerinin ardından oltasına takılan bir kılıç balığı ile olan mücadelesini anlatan eseridir. Kazanmanın ve kaybedişin romanıdır. Hemingway, ihtiyar balıkçının, çocuğun, denizin, balığın ve köpekbalıklarının gerçek olduklarını söyler. “Fakat ben onları yeterince iyi ve gerçek göstermiş olsa idim, onlar pek çok şey ifade etmiş olurlardı” der. Eser, Hemingway’e 1954 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandırdı. Alkol nedeniyle ruhsal ve fiziksel sağlığı gittikçe kötüleşti ve 1961’de evinde kendini av silahı ile vurarak hayatına son verdi.

“Rüzgar tazeydi, kayıp gidiyorlardı şimdi. Balığın baş tarafına bakıyordu sadece, umutlanmaya başlamıştı. Umutsuzluk günahtır, ben inanırım. Günahı bırak şimdi, diye düşündü. Günahı kale almadan uğraşacak nice sorun var. Ayrıca bir şey anlamam ondan. Bir şey anlamam, ayrıca inandığımdan da emin değilim. Balığı öldürmek günahtır belki. Geçimim bundan, başkaları da karnını doyuruyor, ama gene de günahtır sanırım. Ne var ki, böyle olunca her şey günah. Günahı bir yana bırak sen. İş işten geçti bir defa, sonra da günah işlemek için parayla tutulmuş adamlar vardır. Onlar düşünsün. Sen balıkçı olmak için doğdun, balık da balık olmak için. Koca Di Maggio’nun babası San Pedro da balıkçıydı. Onu ilgilendiren her şey üzerinde durup düşünmek hoşuna gidiyordu, okuyacak bir şeyi, radyosu falan da olmadığı için gene günah üstüne düşünmeye koyuldu. Övünmek için öldürdün onu, çünkü sen bir balıkçısın. Canlıyken seviyordun onu, öldürdükten sonra da sevdin. E, seviyorsan, öldürmen günah değildir onu. Yoksa daha mı günah?”

6. Yasunari Kawabata (1899 – 1972) – Karlar Ülkesi

Çağdaş Japon Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden biri olan Yasunari Kawabata’nın 12 yılda tamamladığı, Karlar Ülkesi adlı kitapta, evli ve şehirli bir adam ile taşrada büyümüş ve yaşayan bir geyşa arasında geçen ilişki ele almıştır. Ayrıca yazarın kendine özgü, ayrıntılı doğa betimlemeleri, bu ilişkiyi daha da renklendirmiştir. Karlar Ülkesi denen bölge Tokyo’nun batısında Japon Denizi’ne kadar uzanan dağlık bölgedir. Roman bu bölgede geçiyor. Kawabata, 1968 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibidir. Ancak Kawabata 1972’de gazla intihar etti. İntiharına zayıf sağlığı, gayri meşru bir aşk hikayesi veya arkadaşı Yukio Mişima’nın intiharının neden olduğu söylendi.

yasunari kawabata

“Kadının başka zaman biraz yalnız, biraz üzgünümsü duran o kemerli, ince burnu bugün, yanaklarındaki canlı rengin etkisiyle, “Ben de buradayım!” diye fısıldar gibiydi. Yumuşak dudaklar goncalaşarak büzüldükleri zaman bile, üzerlerinde oynak bir ışık geziniyordu. Bu dudakları şarkının bazı yerlerinde açılıp gerilseler de gene hemen büzülüp goncalaşıyorlardı. Kadının dudaklarındaki güzellik, vücudundaki güzelliğin eşiydi. Gözleri, ıslak ve parlak, onu yeni yetişen bir kıza benzetiyordu. Pudra sürmemişti. Varlığındaki geyşa cilasının üzerine bir kat dağ rengi geçmiş gibiydi. Yeni soyulmuş bir soğanın ya da açılmamış bir zambağın diriliğini andıran tenine, ta boynuna kadar, hafif bir pembelik yayılmıştı. Bu ten, her şeyden önce tertemizdi.”

7. Gabriel García Márquez (1927 – 2014) – Yüzyıllık Yalnızlık

Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez “Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım.” Gabriel Garcia Marquez 1982 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibidir.

gabriel garcía márquez

“Albay Aureliano Buendia uzun süre kendine gelemedi. Balık yapmayı bıraktı. Zorla bir iki lokma yiyebiliyor, battaniyesini sürükleyerek, öfkeden dişlerini gıcırdatarak uyurgezer gibi evin içinde dolanıyordu. Üç ay sonunda saçları aklaştı, eskiden pırıl pırıl yağlayıp büktüğü bıyıkları renksiz dudaklarının iki yanından sarktı. Ama gözleri, doğduğu zaman orada bulunanları şaşırtan, çocukken bakışıyla sandalyeleri sallayan o alev alev, kömür gibi yakıcılığını yeniden kazandı. Albay, acıdan çılgına dönüp öfkelenerek, gençliğinde kendisine şan ve şöhret bataklıklarında yol göstermiş olan önsezilerini yenibaştan canlandırmaya boşuboşuna çabaladı. Kendine iyice yabancı gelen, içindeki hiçbir şeyin ve hiç kimsenin yüreğinde en ufak bir sevgi kıpırtısı uyandırmadığı bir evde yapayalnız kalmış, kaybolmuştu. Bir keresinde savaş öncesi yıllardan bir iz bulabilmek umuduyla Melquiades’in odasını açtı, yılların bakımsızlığından gelen bir toz, pislik, süprüntü yığınıyla karşılaştı.”

8. Necib Mahfuz (1911 – 2006) – Kahire Üçlemesi

Ortadoğu’nun Balzac’ı olarak nitelendirilen Necib Mahfuz eserlerinde ülkesi Mısır’ı bir belgesel titizliği ile okuruna aktarır. Adalet, zulüm, özgürlük, kulluk, bilim, din, savaş, barış gibi karşıtlıkları üzerine kurulu olan eserleri, yoğun tasavvufi değerler taşımaktadır. 1988 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibidir. Özellikle Enver Sedat’ın İsrail’le imzaladığı Camp-David Anlaşması’na destek vermesinden sonra gelen Nobel Edebiyat Ödülü edebiyat çevrelerinde hep sorgulandı. Necib Mahfuz ödülü almadan önce, Nobel Ödülü’ne kuşkuyla yaklaştığına dair açıklamalarına rağmen ödülü reddetmemesi de çok konuşulan tutumlarından biri oldu.

necip mahfuz

Mahfuz’u dünya romancılığının zirvelerine taşıyan üçlemelerinin ilki olan Saray Gezisinde, 1910’ların İngiliz işgali altındaki Kahire’sinde yaşayan bir aileyi bizlere tanıtır. Romanda Mısır toplumunun geleneklerini ve kültürünü tanırız. Üçlemenin ikinci kitabı Şevk Sarayında, 1920’lerin sonundaki Mısır ve Kahire kültürü ile okuru evinden alır, Kahire’deki Abdülcevat’ın evine yerleştirir. Üçlemenin son kitabı olan Şeker Sokağı ile 1940’ların Mısır’ını tanırız.

“Kadın belki kocası sevdiği için eski şarkıları daha çok seviyordu. Gülümsedi. Adamın bakışlarında parlayan bir anlık sevinç yerini kayıtsızlığa bırakmıştı. Mutluluğu artık teklifsizce yaşayamıyor, böylesi duygular sanki hemen ekşiyordu. Onu mutlu rüyalardan uyandıran, her yönden saldıran gerçeklikle yüzleşmek zorunda olmasıydı. Geçmiş sadece rüyaydı. Dostluk, müzik, coşku ve sağlık sonsuza dek kaybolup gittiğine göre, onu mutlu edecek ne kalmıştı geride? Sağlığıyla birlikte leziz yemekler ve içki de çıkmıştı yaşamından. Bir zamanlar yeryüzünde bir deve gibi kasıla kasıla yürür, içinin derinliklerinde kahkahalar çınlar, günün ilk ışıkları onu bin bir türlü zevkle sarhoş olmuş bir halde bulurdu. Artık saat onda yatağa girmek üzere, dokuzda eve dönmek zorundaydı. Yediği, içtiği hatta yürüdüğü yol bile reçeteye tabiydi.”

9. José Saramago (1922 – 2010) – Körlük

Büyülü gerçekçilik akımının en önemli üyelerinden, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar José Saramago, edebiyat dünyasındaki şöhretini biraz da Körlük romanına borçludur. Körlük, araba kullanmakta olan bir adamın yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşmesiyle başlar. Adamın körlüğü başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün şehre yayılır; öldürücü olmasa da bütün etik değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Koca şehirde körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Bu çarpıcı roman, büyülü gerçekçilik akımının bütün yönelimlerini içinde barındırması bakımından ayrıca önem taşır.

jose saramago

“Karısı yanına yaklaştı, kanlanmış mendilini gördü, içindeki kötü niyet birden kayboldu, acıma duygusuyla, “Zavallı yavrum, ne oldu sana böyle,” diye sordu, acemice yapılmış bandajı açarken. İşte o anda adam karısını, olduğunu bildiği yerde, ayaklarının dibinde diz çökmüş durumda görebilmeyi o kadar çok istedi ki, ama gözlerini, onu bir daha göremeyeceğinden emin olarak açtı. “Sonunda uyandın, koca uykucu,” dedi kadın, gülümseyerek. Bir sessizlik oldu ve adam, “Kör oldum, seni göremiyorum,” dedi. Karısı söylendi. “Saçma şakalar yapmayı bırak, şakası yapılmayacak şeyler vardır.” “Şaka olmasını ne kadar çok isterdim, ama doğru, gerçekten kör oldum, hiçbir şey görmüyorum.” “Yalvarırım sana, korkutma beni, bak bana, buraya, buradayım ben, ışık da açık.” “Burada olduğunu çok iyi biliyorum, sesini duyuyorum, sana dokunuyorum, ışığı yakmış olacağını düşünüyorum, ama körüm ben.” Kadın, ağlamaya başladı, ona sıkı sıkı sarıldı. “Doğru değil bu, doğru olmadığını söyle bana.” Çiçekler yere düşmüştü, kan lekesi olmuş mendilin üzerine yaralı parmağından yeniden kan damlamaya başlamıştı, adama gelince, başka sözlerle ifade etmek istiyor, fakat başaramıyormuş gibi, “Kötünün iyisi durumdayım, her şeyi bembeyaz görüyorum,” dedi ve hüzünle gülümsedi. Karısı yanına oturdu, ona olanca gücüyle sarıldı, alnını, yüzünü, gözlerini dikkatle, tatlı tatlı öptü. “Göreceksin geçecek, bir hastalığın falan yoktu, kimse böyle birdenbire kör olmaz. Ne olup bittiğini anlat bana, neler duyumsadın o anda, ya da hayır, dur, gözlerinden bir doktora söz etmemiz gerekir.”

10. Günter Grass (1927 – 2015) – Teneke Trampet

Alman yazar Günter Grass’ın, 78 yaşındayken bir gazeteye verdiği söyleşide, 17 yaşındayken Hitler’in Silahlı SS’lerin üyesi olduğu açıklamasını yapmıştı. Neden bu kadar geç konuştuğuna dair eleştiriler aldı Grass. “Bilmiyorum, bunun pek çok nedeni olabilir. Savaş sonrası yaptıklarımın bu gençlik suçumu affettirdiğini düşündüm.” Gençlik yıllarında Nazi sempatizanı olsa da Grass unutulmaz romanı Teneke Trampet’te hiç büyümeyen Oscar’ın yaşamını odaklayarak Alman nazizmini anlatır, alay ederek, yerin dibine batırarak, nazizmin iğrenç yüzünü açığa çıkarır. Roman sinemaya da uyarlandı ve 1979’da Oscar kazandı. Günter Grass 1999 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibidir.

günter grass

“Romantik yaradılışlı biri olmasına karşın durumu herkesten daha serinkanlı görüş o delişmenliğiyle her işareti hayra yormasını bilen annem, hemen kurtarıcı sözleri söyledi, “Kırılan şeyde uğur vardır,” diye sesini yükseltti parmaklarını çıtlatarak, sonra faraşla süpürgeyi getirdi, cam kırıklarını ya da uğur dediği şeyi süpürüp bir araya topladı. Annemin sözlerine bakacak olursam, elimden trampetimi almaya kalkışanların evlerinin pencere camlarım, dolu bira bardaklarını, boş bira şişelerini, çevrelerine bahar kokutan salan lavanta şişeciklerini, süs meyveleriyle donatılmış kristal çanakları, sözün kısası cam fabrikalarında cam üfleyicilerin soluğuyla camdan üretilen, kimi sadece hammaddesi camın bedeli karşılığında, kimi de sanal eseri olarak piyasaya sürülen camdan yapılmış ne varsa, hepsini attığım çığlıklar, söylediğini şarkı türkülerle kırıp dökerek, anneme, babama, hısım akrabalarıma, tanıdığım tanımadığım kimselere bol bol uğurlar getirmişim sonradan.”

11. Orhan Pamuk (1952 – ) – Kar

2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan yazarımız Orhan Pamuk’un 10 önemli kitabı ve seçilmiş alıntılarını derlediğimiz yazımıza göz atabilirsiniz.

orhan pamuk

“İki tür erkek vardır,” dedi Ka eğitici bir havayla. “Birincisi, aşık olmadan önce kızın nasıl sandviç yediğini, saçlarını nasıl taradığını, hangi saçmalıkları dert edindiğini, babasına neden kızdığını, onun hakkında anlatılan diğer hikaye ve efsaneleri bilmelidir. İkincisi ise, ki ben onlardanım, kız hakkında pek az şey bilmelidir ki aşık olsun.”  “Yani bana hiç tanımadığın için mi aşıksın? Gerçekten aşk mıdır sence bu?” “İnsanın her şeyini vereceği aşk böyle olur,” dedi Ka.”

Kaynak
Açlık – Knut HamsunAnkara Üniversitesi II. Uluslararası Edebiyat ve Bilim Sempozyumu BildirileriYasunari Kawabata – okumaninsonunayolculuk.com


Facebook Yorumları

1 Yorum
  1. Halil İbrahim 04/07/2017 / Cevapla

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir