Menu

Henri Bergson Kimdir? Hayatı ve Eserleri



20. yüzyılın en önemli filozoflarından Henri Bergson, 18 Ekim 1859’da Paris’te dünyaya gelir. Babası Polonya asıllı bir Musevi, annesi ise İrlandalı Musevi’dir.

Doğduktan kısa bir süre sonra, aile Londra’ya göç eder. Bergson’un ilköğrenim yılları burada geçer. Aile 1868 yılında tekrar Paris’e döner. Bergson, Condorcet Lisesi’ne girer ve burada güçlü bir klasik eğitim alır. Daha o zamanlar bile geniş bir hayal gücüne ve orijinal düşüncelere sahip olduğu fark edilir. 1877 tarihinde açılan bir yarışmada hem retorik hem de matematik ödülünü kazanınca dikkatleri bir anda üzerine çeker.

Hocası Desboves, onun matematikte Pascal kadar yetenekli olduğunu sezer ve büyük bir matematikçi olduğunu söyler. Ancak, Bergson matematiği yorucu bulup felsefeye yönelince, hocası bunu bir delilik sayarak ona Sen bir matematikçi olabilirsin; ama filozof asla.” der. Bergson, 1878 yılında École Normale Supérieure’a dahil olur. Burada Émile Boutroux ve Léon Ollé-Laprune gibi ünlü hocalardan ders alır. Boutroux aracılığıyla kendine has üslubunu oluşturmada yararlanacağı ince analiz yöntemlerini öğrenir. Laprune aracılığıyla da sağlam bir Katolik teoloji bilgisi elde eder. Bu iki hocanın Bergson üzerinde etkisi çoktur; özellikle Boutroux’un hürriyet ve determinizm konularında etkisi bir hayli fazladır.

Bergson Üniversite

École Normale Supérieure’de, Henri Bergson, Jean Jaurès, 1878 (Ecole Normale’de, sosyolojinin kurucularından Émile Durkheim, düşünür Maurice Blondel, sosyalist düşünür Jean Jaurès gibi dönemin önde gelen entelektüelleriyle aynı sıralarda eğitim görür.)

1888 yılında Sorbonne Üniversitesi’ne doktora tezi olarak sunduğu, Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri (Essai Sur Les Données Immédiates de la Conscience) Bergson’un ilk eseridir. Kitabın ilk bölümünde psikolojik halleri inceler. İkinci bölümde uzaya ait mefhumlardan tamamen soyutlanmış bir saf süre fikrini inceler. Son bölümde ise hürriyet, determinizm ve nedensellik konularını inceler.

“Maddi şeylerden bahsettiğimiz zaman, bunların görüp dokunulabilir olduklarını söylemek istiyor; mekanda yerleştiriyoruz. Böyle olunca onları saymak için hiçbir buluş veya sembolik tasavvur gücüne ihtiyaç yoktur, onları evvela ayrı ayrı, sonra da gördüğümüz yerde bir anda olarak düşünmekten başka yapılacak bir şey kalmıyor. Fakat sadece duygudan ibaret olan ruh hallerinde, hatta görme ve dokunmadan gayri olan tasavvurlarda böyle olamıyor. Çünkü burada hadler artık mekanda bulunmuyor. Onları saymak da apriori görünen birtakım sembolik tasavvurlarla olabiliyor.” (Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri)

Bergson Gençlik

İdealist yaşam felsefesi ekolünden sayılmasına rağmen, Bergson ampirist İngiliz felsefesine daha yakındır. İyi derecedeki İngilizcesi ile Herbert Spencer ve Stuart Mill’in popüler evrimcilik düşüncelerinin etkisinde kalır ki, daha sonra kendi kuracağı (farklı olmakla beraber) yaratıcı evrim teorisi buradan esinlenir. Yine bu dönemde Platon felsefesinin etkileri de görülür. Bunlardan ayrı olarak pozitif bilimlerde de özellikle biyoloji ve psikolojide derin bir bilim adamından aşağı kalmayacak araştırmalar yapar.

1881 tarihinde felsefe hocası olur, Angers’te felsefe hocalığına başlar. Bir sene sonra Paris’te bulunan Rollin Koleji’ne geçer; burada 1889 yılına kadar kalır. Bir süre de dördüncü Henry Lisesi’nde çalışır. 1900 yılında bir zamanlar öğrencisi olduğu École Supérieure’a konferansçı olarak girer ve nihayet Collège de France’de profesör olur.

1896 yılında Madde ve Bellek (Matiere et Memoire) adlı kitabı yayımlanır. Materyalizm ve Fenomenizme reddiye olarak hazırlamıştır. Saf algı, saf hafıza ve şuur dışı konuları incelenir. Ayrıca ruh-beden ilişkisi üzerinde durulur; bu ilişki elbise ile askı ilişkisine benzetilir.

“Gerçek şimdiki an, geleceği yiyip bitiren geçmişin ele avuca sığmaz ilerleyişidir. İşin gerçeği, her türlü duyu, belleğin parçalarından başka bir şey değildir.” (Madde ve Bellek)

Le Rire

 Gülme-Komiğin Anlamı Üzerine (Le Rire), 1900

1900 yılında Gülme-Komiğin Anlamı Üzerine (Le Rire) adlı kitabı yayımlanır. Kitapta, gülmenin ne olduğu, sebepleri, ne işe yaradığı anlatılır. Kitapta, Bergson’un sanat görüşünü ve estetik teorisini bulmak da mümkündür.

“Gülmemiz her zaman bir grupla birlikte ortaya çıkar. Belki bir vagonda ya da bir lokantada birtakım yolcuların birbirlerine bir şeyler anlatıp güldüklerine tanık olmuşsunuzdur. Anlattıkları kendilerine komik gelmiş olmalı ki seve seve gülüyorlardır. O grubun içinde olsaydınız siz de gülerdiniz; olmadığınız için canınız gülmek istememiştir. Herkesin gözyaşları döktüğü bir vaaz sırasında adamın birine neden ağlamadığını sormuşlar, o da “Ben buranın yabancısıyım” yanıtını vermiş. Bu adamın ağlama konusundaki düşüncesi gülme konusunda çok daha doğru olacaktır. Ne denli açık yürekli olduğu varsayılsa da gülme, gerçek ya da düşsel, öbür gülenlerle bir anlaşma, neredeyse bir suç ortaklığı taşır içinde.” (Gülme-Komiğin Anlamı Üzerine)

Bergson Ve Kızı (1)

Kızı Jeanne Adéle ile

Bergson, 1907’de Yaratıcı Tekamül (Evolution Creatrice) adlı en ünlü, en önemli eserini yayımlar. Kainat yaratılışının büyük ve tam bir romanını andıran bu eserde, Madde ve Bellek kitabının realizminden tekrar idealizme geçtiğini görürüz. Eser, aynı zamanda ciddi bir sanat değerine sahiptir. Bu eserde evrenin yaradılış serüveni süre kavramıyla bağlantılı olarak organik bir bütün halinde anlatılır. Buna göre evrim halen devam eden bir süreçtir. Madde ile hayatın ikiliği sonunda sentez edilerek birliğe kavuşturulurlar.

“O halde düşüncenin de aynı şeyi yapması, alıştığı muhitten çıkması lazımdır. Çünkü kendi iktidarları içinde düşünmekten kopamayan bir akıl bu iktidarları asla genişletemez. Halbuki genişleme bir kere olduktan sonra, artık akla aykırı görünme de kalmaz. Nitekim yürüme tarzını istediğiniz kadar değiştiriniz, ne yapsanız bu değişikliklerden bir yüzme kuralı çıkaramazsınız. Fakat suya atılıp da yüzmeyi öğrendikten sonra, yüzme hareketlerinin yürüme hareketlerine bağlı olduklarını anlayacak, hem de yürüme hareketlerinin yüzme hareketlerinde devam ettiklerini göreceksiniz; fakat yüzme hareketleri hiçbir zaman yürüme hareketleriyle başarılacak gibi olmayacaktır. Zekanın mekanizması hakkında da istediğiniz kadar akıllıca düşününüz, bu mekanizmayı asla aşamayacaksınız.” (Yaratıcı Tekamül)

Bergson ve Karısı

Bergson, Proust’un akrabası olan Louise Neuberger ile evlenir ve bu evlilikten duyma engelli kızları Jeanne Adéle dünyaya gelir.

1901 yılında Ahlak ve Siyasal Bilimler Akademisi’ne, 1914 yılında Fransız Akademisi’ne seçilir, ancak aynı yıl Vatikan, Bergson’un kitaplarını kara listeye alarak Katoliklerin okumasını yasaklar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Cenevre’de kurulan Birleşmiş Milletlerin Bilimsel İşbirliği Komisyonu Başkanlığı’na seçilir. 1924 tarihine kadar başkanlık yaptıktan sonra, sağlık sorunları nedeniyle Paris civarındaki villasında inzivaya çekilir.

1922 yılında Süre ve Eş Zamanlılık (Durée et Simultanéité) adlı kitabını yayımlar. Einstein’ın rölativite teorisini yayınlayıp, Paris’te bu konudaki düşüncelerini açıklayınca, ona cevap niteliğinde hazırladığı polemik yaratan bir eserdir. Eserin ana tezi, iki türlü zaman olduğu görüşüdür. Biri evrenin asıl gerçekliği olan, oluştan ibaret bir süredir. Diğeri ise mekanın bölünmesiyle suni olarak tasavvur edilen matematik zamandır. Bergson’a göre Einstein’ın teorisi, ancak matematik zaman konusunda geçerli olabilir. Yani görece bir değeri vardır. Bu teori iki anın eş zamanlılığından bahsetmektedir, gerçek süre konusunda böyle bir şey düşünülemez. Süre geçmişin şimdide yığılması ve geleceğe akmasıdır. Öyleyse eşyada eş zamanlılık (simultanéité) ve ruhta ise süre (durée) bulunur.

Bergson için özel ve genel görelilik teorilerini biraz birbirine karıştırdı denilir; itibarı zedelenir. Fiziğin yükselen teorisine dair eleştirilerini tam olarak ortaya koyamamak, zaten yanlış anlaşılmaya müsait yazılarını mistik bir havaya sokar. Bergson, Fransız filozof Gilles Deleuze tarafından savunulur.

Anıt

Paris’te Pantheon bir duvara yazıt

Bergson, 1927 yılında Nobel Ödülü’ne layık görülür. İnzivaya çekildikten sekiz yıl sonra evinden çıktığında, 1932 tarihinde yayımlanan Ahlak ve Dinin İki Kaynağı (Les Deux Sources de la Morale et de la Religion) adlı eserini tamamlar. Adından da anlaşılacağı gibi, Bergson bu eserinde hem ahlakı hem de dini iki kaynaktan, yani akıl ile sezgiden türetir. Akıldan kaynaklanan din ve ahlak, statik ve kapalı olup pragmatik ve nisbi olacaktır. Sezgiden türeyen din ve ahlak ise, dinamik, açık ve evrensel olacaktır. Bu türden olan din ve ahlak sayesinde insanlık dünya ve ahiret saadetini elde edebilecektir. Hayatın sırrını arayan bu eserde, inanmış bir ruhun şiirsel bir dille harmanlanmış düşünceleri yer alır, 20. yüzyılın hayata karşı mukavemetini kaybetmiş insanına ümit aşılar.

“Dinlerin geçmişteki ve bazılarının bugünkü görünümü, insan zekası açısından alçaltıcıdır. Bir yığın saçmalık! Deney istediği kadar bu yanlıştır ve muhakeme istediği kadar bu saçmadır desin, insanlık saçmalığa ve yanlışlığa yine de daha fazla sarılmaktan geri durmuyor. Keşke bu noktada kalsaydı! Ama dinin ahlaksızlığı emrettiği, suçları dayattığı da görülmüştür. Bir din ne kadar bayağıysa, bir halkın yaşamında maddi olarak o kadar çok yer işgal etmektedir. Din daha sonra bilimle, sanatla, felsefeyle paylaşacağı şeyi daha önceden sırf kendisi için istiyor ve elde ediyor. İnsanı zeki bir varlık olarak tanımlamakla işe başlandığı zaman, bu işte şaşılacak çok şey var.” (Ahlak ve Dinin İki Kaynağı)

1918

1918

Bergson, ömrünün sonlarında felç geçirir ve 4 Ocak 1941’de Paris’te vefat eder. 1937 yılında ölümünden 4 sene önce vasiyetnamesine, öldükten sonra Katolik kilisesi tarafından vaftiz edilmek istediğini yazar. Yahudi düşmanlığının hızla yaygınlaşmasından korktuğu için değil; bilakis Naziler’in gözüne batmak ve onları kendince protesto etmek için yaptığı söylenir.

ABD’li filozof William James, Bergson’un yapıtlarının tutkulu bir okuyucusuydu. Marcel Proust’tan Bernard Shaw’a birçok edebi yapıtta, George Sorel’in siyasal görüşlerinde, Claude Monet’nin izlenimci resimlerinde, Claude Debussy’nin müziğinde ve tinsel değerlere dayanak arayan din adamlarında Bergson’un derin etkisi görülmüştür.

Onun felsefesinin bilime sırt çevirmek anlamına geldiğini, yolun sonunda mistik sezgiciliğe varılacağını, bunun da zorunlu ardılının tekbencilik (solipsizm) olduğunu ileri sürerek eleştirenler de olacaktır elbette.

Sandalyede Bergson

Bergson’a göre sezgi, gerçeği bilme yetisidir. Gerçeği doğrudan doğruya kavratacak olan sezgiden başka hiçbir yol yoktur. Çünkü gerçek, özdeksel doğa değil, ruhsal doğa, eş deyişle yaşamdır. Yaşam, evrenin kuruluşuyla başlamıştır ve özdeğin tüm engellerine karşın yolunu açarak, onun durgunluğunu alt edip kimi yerde onu kımıldatarak akıp gitmektedir. Bu kesintisiz, bölümsüz ve sürekli akışa Bergson “süre” demektedir. İşte bu sürenin bilgisini kavramak için, bu süreyle birlikte yaşamak, onun içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerekir, ki bunu ne us ne de bilim gerçekleştirebilir. Çünkü us ve bilim sinematografik olarak çalışırlar. Us ve bilim, filmin akışını durdurarak bu resimleri tek tek incelerler ve bilgiler saptarlar. Ne var ki akışın bizzat kendisini, eş deyişle yaşamı hiçbir zaman kavrayamazlar.

Bergson’a göre sezgi, kendi bilincine varmış içgüdüdür: Zekâ + içgüdü sezgiye ulaşır. Bergson’a göre us ve bilim, sadece fiziksel-kimyasal yasalar üzerine kurulu düzeneksel açıklamalar sunar, bunların ötesine geçemez. Yaşam ve bilinç ise bunların ötesindedir.

Bergson Forograf

Bergson’a göre ruh hayatını anlamak için sadece beyin ve bedeni incelemek yeterli değildir. Ruh ve Beden İlişkisi adlı eserinde şöyle bir örnek kullanır Bergson:

“Nasıl bir piyes sözleri olmadan sadece oyuncuların performansı ile tamamen anlaşılmazsa, ruh hayatı da sadece beynin faaliyeti, işleyişi ve olanaklarına indirgenemez, bunlarla tüketilemez ve anlaşılamaz. Oyuncuların sahnedeki tüm duruş ve hareketlerinde makul bir ahenk ve düzen olduğunda kuşku yoksa da, bu hareketleri doğru anlamak ve önceden sezebilmek için piyes metninin mutlaka bilinmesi gerekir. Takdir edersiniz ki bütün ince piyeslerde durum, işaret ve hareketlerden başka, derin ve zengin daha pek çok incelikler ve nükteler vardır. Ruhsal hayat ise en ince bir piyesten çok daha zengin ve renklidir.”

Henri Bergson Portre

Jacques-Émile Blanche, Portrait of Henri Bergson, 1891

Bergson’a göre, “duruk din” yaşamın ezici deneyimlerine karşı bir savunma aracı olarak insan anlağı tarafından yaratılmış bir mitler kümesidir. Örneğin, insan yaklaşmakta olan ölümle başa çıkmada ona yardımcı olan mitleri yaratır. Ancak, insan dinsel mitler yaratabilir; çünkü sadece o ağır hastalıklara ya da ölüme içkin olduğunu bilir, oysa insan altı türler, yaşamlarını sanki yok edilemeyecek bengi yaratıklarmış gibi tam bir dinginlik içinde tamamlarlar. İnsan, gelecek korkusu içinde, mitleri yaratarak ve kendini ortak yarar ya da başkalarının iyiliği için adamak yerine, bencil girişimlere gömerek yazgısı ile savaşmaya çalışır.

Devimsel din ise, dirimsel dürtü tarafından devindirilen ve insan istencinin tanrısal istençle gizemli bir birlik içinde özdeşleştirilmesi üzerine dayanan inançlardan oluşur. St. Paul ve St. Francis’in gizemsel deneyimlerinde olduğu gibi, ruh, bir sese ve tanımlanamaz bir kişiliğe kulak verir ve onda Tanrı ile birliğin sınırsız sevincini duyar. Bölünmez sevgisiyle gizemci insanlığı kucaklar, insanlığın izleyecek olduğu yeni yolları ışıklandırır, tinsel yenileşmeler getirerek, bizi Tanrı’nın varoluşu ve ölümsüzlük konularında aydınlatır. Bergson’un Yaratıcı Evrim kitabında Tanrı’nın doğasının sevgi olduğu söylenirken, Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı’nda ise tanrısal sevginin Tanrı’nın kendisi olduğu, dünyanın yaratıcı sevgi yoluyla varlığa geldiği, dünyanın Tanrı’nın sevgisinin bir belirişi olduğunu yazar.

Henri Bergson Şapkalı

Bergsonculuğun Türkiye’ye girişi, 20. yüzyılın hemen başında, Osmanlı Devleti’nin toplumsal ve siyasal krizlerle boğuştuğu bir döneme denk gelir. Bergsonculuk, Batı düşüncesine kendi içinden bir eleştiri getirerek yeni bir bakış açısı ortaya koyarken, Türk fikir hayatında da materyalist ve pozitivist felsefelere karşı alternatif bir düşünce imkanı sunar. Ziya Gökalp’ten başlayarak pek çok düşünürün ilgisini çeken bu sistem, neredeyse Avrupa ile eş zamanlı bir şekilde Türk fikir muhitlerinde tanınmaya başlar, felsefi kaygılardan ziyade memleketin içinde bulunduğu koşullarla da paralel olarak sosyal ve siyasi şartlarla ilişkilendirilir, problemlerin çözümü için bir kurtarıcı gibi görülür. Bu bakımdan sistemin yaratıcı tekamül, hayat hamlesi, oluş gibi ana kavramları yerel şartlara göre yeniden yorumlanır ve kimi zaman araçsallaştırılır.

Başlangıçta Ahmet Şuayip, Hüseyinzade Ali, Ziya Gökalp, Rıza Tevfik gibi düşünürler Bergson’la kısa süre ilgilenmişler; fakat bu ilgi hiçbiri açısından uzun süreli bir felsefi tercihe dönüşmemiştir. Bergsonculuk, Yahya Kemal, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Mustafa Şekip Tunç, Mehmet Emin Erişirgil, Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Abdülhak Şinasi Hisar gibi yazarların etrafında toplandığı Dergâh mecmuası ve Mustafa Şekip Tunç’un sürekli ilgisiyle, Türk felsefesinde temsil edilen bir akım haline gelir. Bergsonculuk, 1930’lu yılların başından itibaren yavaş yavaş popülerliğini yitirmiş, siyasi rejimin beklentileri ve uygulamalarının da etkisiyle muhafazakar bir muhalefete sürüklenmiştir. Bununla birlikte bu akım, bir süre daha özellikle sanat ve edebiyat alanında varlığını sürdürmüştür.

Kaynak
Henri Bergson’un Din ve Ahlak FelsefesiHenri Bergson Duygu AhlakıBergsonculuğun Türkiye’ye Girişi ve Türk Felsefesine EtkisiBergson Süreç Felsefesi: Sezgicilik Madde mi Zihin miHenri Bergson Felsefesinde Din ve Ahlak İlişkisiHenri Bergson’un Metafizik ve Sezgi Boyutlu Epistomolojisinin Yapı Taşları, Bergson Felsefesinde Bilinç, Süre, Madde ve Evrim İlişkisi Bağlamında Hayat


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir