Menu

Van Gogh’un Eserleri ve Hayatı

Yıldızlı Gece, Ayçiçekleri, Gece Kahvesi başta olmak üzere pek çok ünlü tablosuyla hatırladığımız Hollandalı ressam Vincent van Gogh’un önemli eserlerine ve hayatına göz atalım.

Van Gogh, 30 Mart 1853’te Hollanda Brabant’ta Groot-Zundert kasabasında doğar. 1864’te yatılı okula gönderilir. Evinden ilk kez ayrılmak zorunda kalan Van Gogh bu yılların kendinde yarattığı derin sıkıntıyı yetişkinliğinde bile anımsayacaktır. 1866’da II. Willem Koleji’ne geçiş yapar ve resim öğretmeni Constantijn C. Huysmans’ın dersleri vasıtasıyla resim ile tanışır.

van gogh, driveway

Driveway, 1872-73

1868’in Mart ayında okulu yarıda bırakarak eve dönen Van Gogh, daha sonra hayatının bu dönemini “Gençliğim kasvetli, soğuk ve sıkıcıydı…” sözleri ile tasvir eder. Bölge papazı olan babası Theodorus van Gogh, oğlunun sanat ticareti ile uğraş­masını ister. Bu nedenle, 16 yaşında Goupil Galerileri’nde çalışmaya başlar. Lahey şubesinde üç yıl, Londra şubesinde iki yıl, sonrasında 1875’te Paris’teki merkezde kısa bir süre çalışır. Van Gogh’un dine yöneldiği dönemidir, işyerinde de sorunlar yaşamaya başlayınca işine son verilir.

Vincent Van Gogh’un Kaleminden Hayatına Dair 21 Mektup
Bilmeniz Gereken 5 Van Gogh Tablosu

van gogh, au charbonnage cafe, 1878

Au Charbonnage Café, 1878

Önce Ramsgate’de, sonra okul taşınınca Isleworth’te başka bir okulda gönüllü öğretmenlik yapar. Ailesinin yanına geri döner, bir kitapçı dükkanında çalışır. Teoloji okumak amacıyla hazırlanırken vazgeçer, Brüksel’de din okuluna gider, üç ay sonra buradan da ayrılır ve 1879’da Belçika’da bulunan Borinage maden ocağı bölgesine misyoner olarak gider. Orada kaldığı zaman içinde, kendi deyimiyle çaresizli­ğin ne olduğunu bulur. Maden işçilerinin tüm güçlüklerini ve fakirliklerini paylaşır, çoğu zaman elinde ne varsa onlara verir. Kendini bedensel ve zihinsel olarak çok yorduğu bir dönemdir, bundan sonra sağlığına hiçbir zaman kavuşamaz.

van gogh, road in etten, 1881

Road In Etten, 1881

1880 yazında yaşantısını resme adamanın yapacağı en iyi iş olduğu kararını verir. Kendisine, elinden gelen her yardımı hiç esirgemeyen kardeşi Theo’ya bu düşüncesini açıklar. Maden işçileri ve yaşantılarının çizimleriyle doldurduğu resim defterini alarak, 1880’de anatomi ve perspektif çalışmak için Brüksel’e, sonra da ailesinin kısa bir zaman önce yerleştiği Etten’e gider.

Ailesinin sanat eğilimlerine şiddetle karşı çıkmasının yanında, dul kuzeni Kee Vos’a duyduğu aşkın karşılık görmemesi de derin acılar yaşamasına neden olur. 1881 kışını Lahey’de ge­çirir, ressam Anton Mauve’den resim dersleri alır. Clasina Maria Hoornik (Sien) adlı bir fahişe ile aynı evi paylaşır, kardeşi Theo bu ilişkiye karşı çıkar ve Sien’den ayrılır, tekrar ailesinin yanına Nuenen’e döner. Bu sırada, komşusu Margot Begemann ile ilişkisi vardır, ancak ailesi karşı çıkmaktadır ve kadının intihar teşebbüsü­ ile bu ilişki trajik biçimde son bulur.

van gogh, sien under umbrella with girl, 1882

Sien Under Umbrella With Girl, 1882

Van Gogh, Sien’i çok resmetmiştir. Tanıştıklarında Sien’in bir kızı var ve hamiledir.

van gogh, sien nursing baby, 1882

Sien Nursing Baby, 1882

“Tanrı’ya şükür şu güne kadar onu da çocuğunu da soğuktan da açlıktan da koruyabildim, kendi ekmeğimi onunla paylaşarak. Onunla ilk karşılaştığımızda başta görünüşü dikkatimi çekmişti. Ona banyolar yaptırdım, bulabildiğim ölçüde besleyici yemekler yedirdim, biraz toparlandı, güçlendi. Onunla birlikte Leyden’e gittim; doğum yapabileceği bir hastahane var orada. (Hastaymış, bebeğinin rahim içindeki duruşu kötüymüş meğerse, ameliyat edilmesi gerekti, neyse bebeği karnın içinde döndürmeyi başardılar. Kurtulma olasılığı yüksek, Haziran’da doğacak.) Şimdi bu kadın evcilleştirilmiş bir kumru kadar bana bağlı, bense hayatta bir kez evleneceğime göre onunla evlenmekten daha iyi ne yapabilirim? Ona yardımcı olabilmenin en iyi yolu, tek yolu bu; yoksa yoksulluk onu gene eski yolun itecek, o yolun sonu uçurum.”

van gogh, the potato eaters, 1885

The Potato Eaters, 1885

Resimde iki erkek, iki kadın ve bir kız çocuğundan oluşan beş figür bir lambanın aydınlattığı masa etrafında toplanmış patates yiyor ve kahve içiyorlar. İki figür seyirciye karşı, biri yüz ve vücut olarak profilden, diğeri dörtte üç olarak profilden, bir figür ise arkadan görülüyor. Duvarın çıkıntı oluşturan kısmının solunda tavanda asılı bir sepet içinde kaşıklar seçilebiliyor. Resmin sol üst köşesinde de duvarda asılı bir resim ve bir saat yer alıyor. Sahne loş bir atmosfere sahip mekandadır. Üslup çizgisel değildir. Konturlar tam olarak takip edilemiyor, belirsizlik var. Gölgeler karanlığı oluşturuyor. Resimde tek ışık kaynağı olan yağ lambası tavandan sarkıyor ve masayı aydınlatıyor. Işık resmin en önemli öğesi olan patateslerin üzerinde, tabak ve patatesler oldukça aydınlık. Diğer kesimler ise karanlık ve gölgeli, ışığın halesinde hızlı fırça vuruşlarıyla parlak geçişler fark ediliyor.

Kompozisyonda özellikle kahverengi ve koyu yeşil tonları hakim. Tonların düzenlenişi de uyumlu. Van Gogh ifadenin renkle güçlendiği bu resminde soyulmamış tozlu patates rengini vermeye çalışmıştır. Karanlık yerler konuyu açıklamak için en önemli öğelerdir. Ressam bu insanların yaşamlarının güçlüğünü vurgulamak için koyu renkleri ve tonları seçmiş olmalı. Böylece günlük yaşamın sıradan bir anı, biraz melankolik bir görünüme kavuşuyor. Figürlerin çarpık, pürüzlü elleri ve yüzlerindeki ifade de hayatlarının zorluğunu ortaya koyuyor.

Resmin fazla eleştiri alması, akademik kuralları hiçe saymasından ve koyu renklerinden kaynaklanıyordu. O dönemde böyle bir resim kabul edilebilir değildi. Oysa köylülerin patates yemesinin son derece gerçekçi olarak verildiği bu resimde bilinen kuralların bozulması, figürlerin deformasyonu ve renk kullanımındaki özgür davranış daha sonraları ekspresyonistleri etkileyecektir. Hatta Van Gogh 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan ekspresyonizmin öncüsü sayılacaktır. Paris’te izlenimcilerle tanışınca daha aydınlık renklere yönelen Van Gogh, daha sonra bu anlayıştan kopup yeni bir boyama tekniği geliştirmiştir. Günlük hayattan aldığı konuları en iyi şekilde ifade edebilmek için renklerden yararlanmıştır.

van gogh, a pair of shoes, paris, 1886

A Pair of Shoes, Paris, 1886

Van Gogh’un resmettiği bir çift yıpranmış köylü botuna baktığımızda dikkatle ve gerçekçi detaylarla çizildiğini görürüz. Asla dekoratif bir görsellik kaygısı taşımaz. Resim bize köy insanının yoksulluğunu, kırsal yaşamın zorluklarını, insanın ezilmişliğini ve yalnızlığını anlatır.

Babasının ani ölümünden sonra, 1885 kışında Anvers’e (Antwerp), oradan da sonraki iki yılını geçirdiği Theo’nun yanına Paris’e gider. Bu zaman zarfında ve daha sonraki yıllarda, büyük sanat eserlerinin temelini oluşturan tekniğini ilerletir. Cormon’un yönettiği bir sanat okuluna devam ederek orada Toulouse-Lautrec, Bernard ve diğer ressamlarla tanışır. Empresyonist sanatın gelişimi üzerinde Pissarro, Seurat, Signac ve Gauguin’le dostluğunu ilerletir.

van gogh, interior of a restaurant, 1887

Interior Of A Restaurant, 1887

1887’de Van Gogh’un, Japon estamplarına karşı duyduğu ilgi divizyonist tekniği (boya maddesinin palette karıştırılmadan tuvale küçük, noktamsı fırça vuruşlarıyla uygulanmasına verilen ad) daha çok uygulamasına neden olur. Küçük renk noktalarının yağlı boyalarının parlaklığını artırmakta ne kadar yardımcı olduğunu farkeder. Fakat hiçbir zaman Seurat’ın ya da Signac’ın izlediği katı kuralları benimsemez. Gerçekte renk noktaları­nı, yalnız başına çok az kullandığı renklerini, bü­tün kuvvetini sade çizgilerle ve kendi enerjisini yansıtan kuvvetli fırça darbeleriyle vermeyi uygun görür. 1887 yılı sonunda gelişimindeki bu dönem tamamlanmıştır.

van gogh, cafe terrace, place du forum, arles, 1888

Cafe Terrace, Place du Forum, Arles, 1888

Fransa’da bugünkü adıyla Le Cafe La Nuit olan kafeyi resmetmiş Van Gogh, mektubunda bu resimden şöyle bahsediyor: “Şu bir gerçek ki, gece ışığında yeşil yerine mavi görebilirim, lilayı mor seçebilirim. Ama beyaz ışıktan, mum ışığına geçtiğin zaman en zengin sarıları ve turuncuları yakalayabiliyorsun.” Ön planda kafenin yapay ışıklarıyla aydınlandığı için seçilebilen görüntüler varken, geri planda gecenin karanlığında kaybolan bir sokak görülmektedir. Sol üst kısımdaki binaların, ay ve yıldızların yapmış olduğu az aydınlanmadan dolayı ancak varlıkları seçilebilmekte, fakat gerçek renklerinden yoksunlar.

van gogh, fishing boats on the beach at saintes-maries, 1888

Fishing Boats On The Beach At Saintes-Maries, 1888

Arles yakınlarındaki bir Akdeniz limanına giden Van Gogh, terk edilmiş bu plaja çekilen boş balıkçı gemilerinin resmini yapar. Her şeye rağmen gökyüzünün ve suyun pırıltıları, gemilerin parlak renkleri ve biçimleriyle, insana çiçekleri anımsatıyorlar. Resimdeki sekiz gemi, belirgin bir biçimde ikişer ikişer gruplanmıştır. Bu yerleştirmenin amacı gemilerin birinin üstünde bulunan yazıda açıkça belirtilmiştir: Amitié (Arkadaşlık). Plajda aynı zamanda hiçbir özelliği bulunmayan iki kutu bulunmaktadır. Sadece bunlardan birinde ressamın imzası vardır. Van Gogh’un diğer manzara resimlerinde var olan gruplanmış bir ağ deseni burada gemi direkleriyle, serenlerin iç içe geçmesiyle verilmiştir. Çok açık ve ayrıntılı olarak verilen bu görüntü, gözü ön plandan arkaya doğru çekmektedir.

van gogh, oleanders, 1888

Oleanders, 1888

van gogh, the bedroom, 1888

The Bedroom, 1888

Meşhur yatak odası tablosu… Resimde her şey yatağa dönüktür, masa, resimler, bir sohbet için hazırlanmış iskemleler… Burada kişiyi rahatsız eden, eş­yaların odanın bir ucuna çekilmesidir, böylece öndeki döşemenin çıplaklığı belirtilmek istenmiş­tir. Duvarlar içeri doğru eğilir durumdadır. Resimler tehlikeli bir şekilde yatağın üstüne doğru sallanmaktadır. Saydamsız pencere kasaları içeri doğru açılmakta, fakat odaya ne hava ne de aydınlık girmektedir. Boş ayna hiçbir şeyi yansıtmamaktadır. Katıksız, yumuşaklaştıran gölgelerden arınmış kalın fırça darbelerinde kaba bir özellik vardır. Burada özellikle keder vardır. Yalnızlığını her zaman hisseden sanatçı, çevresinde ona ait olan eşyaların gerçekliğini kendine kanıtlamak istercesine onları kalın, kuvvetli çizgilerle sınırlayarak belirginleştirmiş ve her şeyi çift olarak çizmiştir. İbrikler, şişeler, çift sıralı resimler, iki iskemle, iki yastık… Ayrıca yatağın ve sanatçının arkadaşıyla birlikte oturmayı amaçladığı iskemlelerin Van Gogh’un en çok sevdiği renk olan sarıya boyanması ayrı bir anlam taşımaktadır.

van gogh, starry night over the rhone, 1888

Starry Night Over The Rhone, 1888

Eugéne Boch’a yazdığı mektupta bu resmi şöyle anlatır: “Gece bir gaz lambası altında yapıldı. Gökyüzü mavi-yeşil, su ise (Rhone) kraliyet mavisiydi. Kasaba mavi ve mor renkler altında gaz lambalarının ışığının sudaki yansımaları görülüyordu. Gökyüzünde Büyük Ayı parıldıyor ve kıyıda yürüyen iki aşık.” Yıldızlı gecenin görünümü göz kamaştırıcıdır. Işık saçan yıldızlar, kıyıdan denize vuran yapay ışıklar ve lacivertle mavi tonları resmin bütününe yayılır. Ön planda yürüyen bir çift görülür. Figürler manzarada çok küçük ve yüzleri seyredene dönüktür. Bir mektubunda da “Gece manzaralarını ve gece ortamının özelliklerini, gecenin gerçek karanlığı içinde ve yerinde tuvale aktarma sorunu beni her taraftan kuşatmakta” diye yazar.

van gogh, the night cafe, 1888

The Night Café, 1888

Van Gogh, eserlerinde git gide saf renkleri, zıt tonlar ile kullanmaya başlar ve giderek renk paletini açar. Ana renkler ve onların tamamlayıcılarını bir araya getirmeye özen gösterir. Aynı zamanda yaşadığı psikolojik sıkıntıları resimleri yoluyla dışa vurmaya çalışır. Sanatçının eserlerini incelediğimizde çarpıcı renk anlayışının yanında, yaşamında karşılaştığı zorlukların eserlerine yansıdığını görürüz.

Gece Kahvesi adlı eseri, mekanın iç dünyasını yansıtırken, aslında sanatçının kendi dünyasının farklı şekilde yorumlanmış halidir. Kahvede oturan kendi halinde insanlar görürüz. Resim sıcak ve canlı renklerden oluşuyor. Kırmızı rengin karşıtı yeşil kullanılarak zıt renk kontrastı sağlanmış. Aynı zamanda sarıların resimdeki hakimiyeti ile sıcak renkler yoğunluk kazanmıştır. Mekanın duvarları olduğu gibi kırmızıdır. Aslında geçmişte, uzaktaki nesnelerin renginin soluklaşması kuralı, yani hava perspektifi burada çoktan önemini kaybetmiştir. Fakat kırmızı şiddetli de olsa derinlik etkisi yaratılabilmiştir. Sahne aydınlık, insanlar kendi halinde görünse de, kırmızı rengin şiddeti, sanatçının içindeki heyecanının simgesi gibidir. Sessizlik ve sakinlik olduğu hissedilen bu sahne incelendiğinde, saatin gece yarısı olduğu tahmin edilir. Mekanda bulunan ayna yansıtması gerekenleri değil, sanki alevleri yansıtır. Resimde mekanın içindeki figürlerin sakin hali renklerin patlaması ile çatışır.

van gogh, sower with the setting son, 1888

Sower With The Setting Son, 1888

Van Gogh dinlenmek için gittiği Arles’e, meşhur sarı eve, 1888 Ekim’inde Paul Gauguin’i çağırır. İkisinin dengesiz duygusal yapısı, farklı resim anlayışları, aynı ev içinde giderek beraber yaşamalarını zorlaştırır. Bu gergin durumun yanında çok sevdiği kardeşi Theo’nun Johanna Bonger ile nişanlanacağı haberi, 23 Aralık 1888 gecesi bir kriz geçirmesiyle sonuçlanır. Şiddetli bir kavga sonucu Gauguin’i usturayla kovalayan Van Gogh eve dönünce sol kulağını keser.

The Art Newspaper Dergisi, ressamın kesik kulağını birkaç ay üst katındaki odada kaldığı Cafe de la Gare adlı kafede temizlikçi olarak çalışan Gabrielle Berlatier adlı genç kadına gönderdiğini bulur. Oysa daha önce genelevde çalışan Rachel adlı bir kadına gönderildiği sanılıyordu. Alman sanat tarihçileri Hans Kaufmann ve Rita Wildegans ise Van Gogh’un Kulağı: Paul Gauguin ve Sessizlik Mutabakatı adlı kitaplarında ünlü ressamın kulağını kendisinin değil, arkadaşı Gauguin’in kestiğini, Van Gogh’un arkadaşını korumak için yalan söylediğini ileri sürer. Hastaneden çıkıp Sarı Ev’e yerleşen Van Gogh, halüsinasyonlar ve zehirlenme paranoyası sebebiyle, Şubat başında hastaneye geri döner. On gün sonra hastaneden salıverildiyse de, endişeli Arles halkının baskısı sonucunda, tekrar hastaneye yatırılır.

van gogh, self portrait with bandaged ear, 1889

Self Portrait With Bandaged Ear, 1889

Kulağı Sargılı Otoportresi’nde arka planda bir şövale ve duvarda ise Van Gogh’un hayran olduğu Ukiyo-e olarak bilinen, Japon ağaç baskısı tarzında bir resim asılı bulunmaktadır. Van Gogh’un 1889 yılının Ocak ayında Arles’te resmettiği bu eserde ressam kulağı bandajlı olarak betimlenmiştir. Van Gogh sol kulağını kesmiş olmasına rağmen tabloda ressamın sağ kulağının sargılı olduğu görülür. Bunun sebebinin ressamın kendini aynada gördüğü gibi resmetmesi olduğu düşünülmektedir. Sargılı olarak poz verdiği iki tablo dışında kulağının kesilmesinin ardından, Van Gogh St. Remy’de yaptığı son otoportrelerde kendini yüzünün hep sağ tarafını ve sağlam kulağını gösterecek şekilde resmetmeye başlamıştır. Yaşadığı buhranın maddi kanıtları resmin içinde açıkça görülüyor olmasına rağmen portreye hem renk, hem fırça kullanımı ve hem de kompozisyon olarak büyük bir sükunun hakim olması ilginçtir. Bütün bu sadeliğin içinde sanatçının depresyonunu ele veren tek şey ise direkt olarak izleyiciye bakan donuk, bitkin ve büyük bir teessürü yansıtan gözleridir. Yeşil ve sarı tonların hakim olduğu diğer resimlerine nispeten soğuk bir renk skalası kullanmıştır. Resmin diğer otoportrelerinden ayrılan bir özelliği de ressamın kendini sakalsız olarak resmettiği nadir otoportrelerinden olmasıdır. Kronik depresyonun yanı sıra aşırı alkol, tütün ve absent tüketimi, kötü beslenme ve aşırı yorgunlukla geçen bir ömrün ressamın bünyesinde yarattığı tahribat resimde açıkça görülmektedir.

van gogh, sunflowers, 1889

Sunflowers, 1889

“Gauguin de çok beğendi bunları. Bir sürü övgünün yanı sıra dedi ki: “İşte bu… Bu… Çiçek…” Biliyorsun şakayık çiçeği Jeannine’nindir, hatmi çiçeği Quost’a aittir, ayçiçeği de galiba biraz benim…”

van gogh, starry night, 1889

Starry Night, 1889 (Yıldızlı Gece)

Yıldızlı Gece, Van Gogh resimleri içinde onun sanatının, estetik anlayışının ve duygularının net gözlenebileceği eserlerindendir. Küçük kentin üzerine uyku gibi çökmüş gece görüntüsü, Van Gogh sarısı olarak tanınan renkteki yıldızlarla donatılmıştır. Bazı yorumculara göre hastalığının sarısı, psikologlara göre yalnızlığının sarısı, bazı yorumculara göre bir türlü bulamadığı dostluğun, sıcaklığın sarısı…

Yatay kompozisyonu, ilk bakışta siyah bir leke olarak algılanan ağaç böler. İç dünyasının kavgasını tüm simgeleriyle izleyiciye sunan sanatçının fırçası da içindeki iniş çıkışlara paralel hareket eder gibidir. Akıl hastanesinde kaldığı dönemde yaptığı bu resimde sanatçı adeta evrenin büyüklüğünü, gökyüzündeki yıldız kümelerinin sonsuz hareketini betimlemiştir. Yoğun renkler kullanmıştır. Ancak renklerin anlatımcılığına fırça vuruşları da katkıda bulunmaktadır. Bunlar son derece öznel ve dinamik fırça vuruşlarıdır. Sanatçı için renk kadar çizgi de bir anlatım aracıdır. Resmin alt kısmında uykuya dalmış kentin dingin, neredeyse durmuş yaşamı kısa çizgilerle verilirken, durmak bilmeyen bir sarmal gibi devinimi devam ettiren evren, son derece dinamik hareketli çizgi ve parlak renklerle verilmiştir. Gökyüzü ve karanın oluşturduğu iki yatay alanın tekdüzeliği ise resmin sol tarafına yerleştirilen, koyu bir dikey leke halindeki ağaçla dengelenmiştir.

van gogh, Lullaby, Madame Augustine Roulin, Rocking a Cradle (La Berceuse), 1889

Lullaby: Madame Augustine Roulin, Rocking a Cradle (La Berceuse), 1889

Arles’te yaşadığı dönemde tanıdığı postacı Joseph Roulin’dir. Van Gogh’un kulağını kestiği gece, onu bulup hastaneye kaldırmış, ona dostça davranmıştır. Roulin’in ailesi ahlakçı değildi, onu olduğu gibi kabul ediyor, eleştirmiyor ve destekliyordu. Kendi ailesinin çok az resmini çizerken, Roulin ailesinin üyeleri birçok resmine konu olmuştur. Joseph Roulin’in eşi Augustine Roulin’i eski rustik bir sandalyede, büyük göğüsleriyle şefkatli bir anne olarak resmeder.

Van Gogh’un portrelerini çizdiği kadınların çoğunluğu annesi gibi derin bir üzüntünün ve mutsuzluğun izlerini yüzlerinde taşırlar. Resimlerindeki bütün kadınlar, Van Gogh’un annesini algıladığı gibi kederli ve soğuktur. Van Gogh ağır desenli arka plan ve parlak kırmızı zemin yanında, kadını turuncu saçları, aydınlık, zümrüt yeşili etek ve koyu zeytin renkli üstle resmetmiştir. Augustine üç çocuklu bir annedir, resimde elindeki ip bebeğinin beşiğinin ipidir ve onu sallamaktadır. Fakat beşik görünmemektedir. La Berceuse, Fransızca ninni anlamına gelir.

van gogh, old man in sorrow, 1890

Old Man In Sorrow, 1890

“Biri ressam olmak istiyorsa, bu iten büyük zevk alıyorsa, senin duyumsadıklarını duyumsuyorsa, istediğini yapabilir. Ancak, dertler, sıkıntılar, düş kırıklıkları da eksik olmayacak, melankolinin, çaresizliğinin ağır bastığı dönemler vs. Ben böyle düşünüyorum. Ve birden içime öyle bir sıkıntı bastı ki, unutabilmek için bir şeyler çiziktirmek zorunda kaldım.” Van Gogh’un burada vurguladığı, sadece iyileşebilmek için sanata başvuruyor olması değil, aynı zamanda, sanatının acıları ile besleniyor olmasıdır.

van gogh, almond branches in bloom, st remy, 1890

Almond Branches In Bloom, St. Remy, 1890

Van Gogh Japon baskılarının güçlü renklerinden, dekoratif tasarımından ve düz perspektifinden etkilenerek çiçek açan ağaç resimleri ve manzaralar yapar. Doğanın renklerine yer verirken paleti de aydınlanır, canlı ve parlak renkler kullanır. Kardeşi Theo’nun oğlu, yeğeni Vincent Willem için yaptığı ve yeni bir hayatı simgeleyen Çiçek Açan Badem Ağacı adlı resmi aydınlık, huzurlu ve yalın görünümüyle Japon tarzına örnektir.

van gogh, Wheatfield Under Thunderclouds, 1890

Wheatfield Under Thunderclouds, 1890

“Bunlar kasvetli gökyüzünün altında uzanan uçsuz bucaksız buğday tarlaları… Derin kederi ve sonsuz yalnızlığı ifade etmekte zorlanmadım” diye yazar. Resmin yarısından çoğunu kaplayan koyu mavi tonlarla oluşturulan gökyüzü altında sarılar, yeşiller ve beyazlarla ışıklandırılmış tarlalar uzanır. Önde birkaç küçük gelincik başı vardır. “Kanımca somurtkan yeşil renkler toprak rengi tonlarıyla iyi bir uyum içinde; bunda sağlıklı ve bu yüzden itici bulmadığım bir üzüntü havası var.”

Kulak hadisesinin ardından hiçbir zaman tam olarak toparlanamayan Van Gogh, nihayet Mayıs ayında kendi isteğiyle St. Remy Akıl Hastanesi’ne yatar. Ressam 1890’da hastaneden ayrılarak Pissarro’nun önerisi üzerine Dr. Paul Gachet tarafından tedavi edilmek üzere Auvers-sur-Oise’e gider. Van Gogh’un Dr. Gachet hakkındaki ilk yorumu şöyledir: “Bence benden daha hasta ya da tam benim kadar hasta diyelim.” Fakat sonradan doktorla iyi geçinmeye başlayan Van Gogh, doktorun üç ayrı portresini de çizer.

van gogh, portrait of dr gachet, 1890

Portrait Of Dr. Gachet, 1890

van gogh, wheatfield with crows, 1890

Wheatfield With Crows, 1890

Son eserlerinden biri olan bu resimde, karanlık bir gökyüzüyle karşılaşırız. Van Gogh bir kez daha üzüntüyü ve yalnızlığı vurgular. Geniş tarladan üç farklı yol ayrılır. Seyreden resmin köşesinde veya tarlada patikanın sonunun, ufkun nerede olduğunun bilinmezliğiyle sarsılır. Tarlaların perspektif kurgusu tersine dönmüştür. Çizgiler resmin önünde kavuşmak için ufuktan kaçar. Fırtınalı alçak gökyüzünde ölümü simgeleyen kargalar uçuşur. Belirgin mor fırça vuruşları dikkati hemen çeker. Ölümünden kısa bir süre önce ressam bu eserinin keder ve sonsuz bir yalnızlık izlenimini verdiğini kabul etmiştir.

van gogh, haystack under a rainy sky, 1890

Haystack Under A Rainy Sky, 1890

Depresyonu git gide artan Van Gogh, 27 Temmuz 1890’da resim malzemelerini alıp tarlaya yürür, kendisini tabancayla göğsünden vurur. Sendeleyerek kaldığı otele döner ve yatağına uzanır. Kanamayı farkeden otel sahibi, kasaba doktoru Mazery’i ve Van Gogh’un doktoru Gachet’i çağırır. Doktorlar, mermiyi çıkarmanın çok riskli olacağına kanaat getirip Theo’ya hemen gelmesi için haber yollarlar.

Vincent Van Gogh, 29 Temmuz 1890 sabahı, kardeşi Theo’nun kollarında ölür ve Auvers-sur-Oise’ye gömülür. Kardeşinin kaybından sonra Theo’nun da sağlığı bozulur ve yaklaşık 6 ay sonra 25 Ocak 1891’de yaşama veda eder.

van gogh, Landscape With Couple Walking and Crescent Moon, 1890

Landscape With Couple Walking and Crescent Moon, 1890

Van Gogh, daha çok kardeşine ve kendisi gibi ressam olan Paul Gauguin ile Emile Bernard’a Flemenkçe ve Fransızca mektuplar yazar. Mektuplardan anlaşıldığı kadarıyla Van Gogh’a göre sanat hayatın şiirselliğini yansıtmalıdır. Ressamın 1872 ile 1890 yılları arasında kaleme aldığı ve yolladığı toplam 902 mektubu tahlil eden araştırmacılar, ressamın modern resim sanatında olduğu kadar edebiyatta da usta olduğunu belirttiler. Van Gogh mektuplarında, sanatının geçirdiği evrimi, sanat hakkındaki fikirlerini, genel olarak düşüncelerini ya da küçük öyküler anlatır.

van gogh, the little stream, 1890

The Little Stream, 1890

Van Gogh’la 1890’da tanışan Johanna van Gogh-Bonger’in 1914 tarihinde yayımlanan mektup seçkisine yazdığı önsözde Van Gogh’u şöyle tarif eder: “Sağlıklı bir ten rengi, neşeli bir yüz ifadesine sahip ve görünüş itibariyle çok kararlı bir izlenim uyandıran gürbüz, geniş omuzlu bir adamdı. Endamı ufak tefekti, yeşil gözlü, kızıl sakallı ve çilliydi. Saçları kendisinden dört yaş küçük kardeşi Theo gibi kızıla çalıyordu. Bir yüz tiki vardı ve elleri sürekli hareket eder gibiydi. İçine kapanık biri olması, onunla birlikte yaşamayı güçleştiriyordu. Yabani ve hırpani kılık kıyafetinden, hararetli konuşma tarzından dolayı insanlar çoğu kez ondan ürkerdi. Görünüşü ve davranışlarının insanlara itici gelmesi, onun için hayatı hiç de kolaylaştırmadı.”

Kaynak
Vincent Van GoghModernizmden Postmodernizme Sanat EseriVincent van Gogh’un Patates Yiyenler ResmiVincent van Gogh ve Kulağı Sargılı OtoportresiHüzün, Coşku ve Tutku: Vincent van GoghResim Sanatından Rönesans’tan Empresyonizme Renk Kullanımı ve Kırmızı Rengin İfade Biçimi Ard-İzlenimcilik (Post Empresyonizm)Acı ve SanatSentetik Çevre, Sanat ve Algı İlişkisi: Günlük DenemeleriVan Gogh – Cafe Terrace At Night TablosuStarry Night Over the Rhone, Rhone Üzerinde Yıldızlı Gece, 1888, Vincent van Gogh, Theo’ya Mektuplar


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir