Menu

Tomris Uyar’ın 10 Unutulmaz Kitabından Alıntılar

1941 yılında İstanbul’da doğan Tomris Uyar, kendisinin ifadesiyle bağnazlıkla ilişkisi olmayan bir toplumda, İstanbul’da ve rahat bir aile ortamında yetişti. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni ve daha sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Papirüs, Soyut ve Yeni Dergi gibi dönemin belli başlı edebiyat dergilerinde İngilizce’den çevirilerinin yanı sıra öykü, deneme ve eleştiri yazılarını yayımlamaya başladı. 1969’a kadar olan yazılarında R. Tomris imzasını kullandı.

12 Şairin 12 Şiirine İlham Olmuş Özel Kadınlar yazımıza da göz atmanızı öneririz.

tomris uyar

Tomris Uyar’ın ilk öykü kitabı İpek ve Bakır 1971 yılında yayımlandı. Kitapta, 1965-1970 yıllarında yazdığı, üç ayrı bölümde sunulan on yedi öyküsü yer alır. Tomris Uyar’ın ilk öykü kitabında hemen hemen her öyküsünde gördüğümüz bilinç akışı tekniği, daha sonraki öykü kitaplarında azalan bir çizgide devam etmiştir. İpek ve Bakır’da sıradan insanların gündelik hayatından sahneler sunan öyküler yer alır. Yine de seçilen karakterler, bir yanlarıyla yalnız kalmışlardır; genel gidişatın bir şekilde dışındadırlar. Kitapta yer alan Çiçek Dirilticileri hikayesinde küçük karakteri Şükriye üzerinden kırgınlıklar ve dargınlıklara, aile içi zıtlıklara göndermelerde bulunurken, çocuk masumiyetimizi nasıl kaybettiğimize de ustaca değiniyor ve soruyor.

“Taşlık Karanlıktı. Kokulu karanlıkta çiçeklerin renkleri babaannenin ince uğultusuna karışıyordu.”Elini öpüver oğlum, baba-oğul arasında olmaz dargınlık.” Çiçeklerden çok taşlığın öte yanındaki kapı çekiyordu Şükriye’yi. Açsa mıydı? Dede orada mıydı ki? Yüreği çarparak kapının tokmağını çevirdi. Bir süre hiç bir şey göremedi. Odada bir nezle kokusu vardı yanlız. Gözleri alışınca yatağı seçti. İki iskemleyle tahta bir masa duruyordu yatağın yanında. Karşıki duvara babaannenin beyaz elbiseli bir gençlik resmi asılmıştı. Saçları örülüydü. Bir iskemleye dayanıyordu. Çizmeli bir adam oturuyordu iskemlede. Eski bir oda görmenin ezikliği çöktü Şükriye’nin üstüne. O sırada yataktaki gölge doğruldu: Kimsin sen?”

tomris uyar

Tomris Uyar’ın ikinci öykü derlemesi olan 1973 tarihli Ödeşmeler’de yine bir şekilde hayatın dışında kalmış kişilerle onların kendileriyle ya da çevreleriyle giriştikleri ödeşmeler öykülere konu ediliyor. Şahmeran Hikayesi hariç diğer bütün öyküler, Füsun Akatlı’ya göre, bu çerçeve içinde değerlendirilmeye uygun görünüyor. Uyar, bir halk masalı olan Şahmeran’ı çağımız toplumuna uyarlanarak yorumlamıştır. Kitapta yer alan Çiçeklerle öyküsünün seksenlik Barba’sı yalnızlığı ve ihtiyarlığıyla gittikçe kendi içine kapanırken çevresinde olup bitene karşı koyamamanın ezikliğini, öfkesini duyar yüreğinde.

“Eskiden ihtiyarların çay içtiği, gazete okuduğu, kadınların yün ördüğü, çocukların oynadığı sağlıklı çay bahçeleri nasıl oldu da karşı koymadan, usul usul boyun eğdiler? Lokantaların hepsi boş, hepsi pahalı, hepsi bir örnek. Garsonlar, tabakları, çatalları, çiçekleriyle tepeden tırnağa hazır masaların çevresinde dörder beşer bekliyorlar. Bir törene katılırcasına, gözlerini durmadan yoldan geçen, yanaşan, kalkan özel arabalara dikmiş, öylece duruyorlar. Arabalardan parka girilmiyor, kaldırım küçüldü, asfalt genişledi, iskele kaldırıldı. HAYIR! YETER! diyen yok. Yok. Yok. Yok. Ne çocuklarını denize sokamayan analar, ne eve vapursuz dönen babalar, ne dükkanları ellerinden alınan marangozlar, terziler, aktarlar.”

tomris uyar

Diz Boyu Papatyalar, Tomris Uyar’ın ilk kez 1975 yılında yayımladığı öykü kitabına verdiği isim. Selim İleri de Diz Boyu Papatyalar hakkında “Durumlardan çok insanları tanımlar” diyecektir. Yalın ama şiirsel dili, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman alaylı gözlemlerinin ışığı altında, dünyalarına girdiği sıradan insanların gündelik hikayeleri üzerine kurulu Tomris Uyar öykücülüğü Dizboyu Papatyalar ile ufuklarını genişletir. Tomris Uyar, öykü tekniği bakımından Batı’da Çehov ve Türk Edebiyatı’nda Sait Faik geleneğini sürdüren, bu çizgiyi kısa öykü kuramlarıyla temellendiren bir durum kesit öykücüsüdür. Dizboyu Papatyalar’da Şermin’in uzaklarda çalışan eşi Orhan’ın arasında zamanla oluşan mesafelerin, kapanmaz acıları anlatılıyor.

“Böyle anlarda hep olur. Yerinde kullanılan bir sözcük, rastgele yükselen bir şarkı, nasıl kavratır yaşamayı! Ne diyor radyodaki ses: Teamo Te. Ne demek olabilir Teamo Te? “Seni seviyorum, seni, seni, seni” gibi bir şey. Hiç usanmadan, hep yineleyerek. Dili bilmesek bile anlıyoruz, çünkü Akdeniz’in ortak dili bu. Dizboyu papatyalar anlamına da gelebilir, “Daha yığınla çocuk var doğurulacak, yığınla çocuk bezi, don, erkek çorabı var yıkanacak” anlamına da. “Seni seviyorum, hadi hoşçakal, bir gün o kıyı kahvesinde yanına çöküp dostça iki kadeh içebilme isteğim baskın geliyor” anlamına da…”

tomris uyar

1979’da yayımlanan Yürekte Bukağı, toplumsal gerilimin had safhada olduğu bir zamanda ortaya çıktı ve Uyar’a 1980 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı getirdi. Bu kitabındaki öykülerinde Tomris Uyar, sıkıyönetim döneminde yaşamın her alanında yüreklerine bukağı vurulmuş kişileri odağına alıyor o incelikli öykü estetiği içinde. Bukağı, ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halkaya denir. Tomris Uyar’ın kitapta yer alan en güzel hikayelerinden Anlat Bana, kadın anlatıcının dokunma isteğinin engellere çarparak kırılıp dökülüşünü, sonra da hayale ve yazıya dökülmesini anlatır. Hikaye, Uyar’ın en sevdiği dekorlardan birinde, bir gar lokantasında geçer.

“- Yesene, köftenin yağları dondu bile.
– Sen de bir şey yemedin.
-Saat kaç?
– Kaçta kalkman gerekiyordu?
-Hiç.
– Sen hiç konuşmadın asıl. Anlatsana …
– Seni seviyorum mu diyeyim istiyorsun?
– Hayır. O anlamda, kullanılan anlamda sevmediğini biliyorum. Belki de yalnız o anlamda seviyorsundur, bilmem.
– Yine de duymak istiyorsun ama. Bir erkeğin bir kadına söyleyeceği şeyleri. O senin kadın yanın.”

tomris uyar

1981 tarihli Yaz Düşleri Düş Kışları’nda farklı arayışlar içindedir artık. Düşlerin egemenliğinde, gündelik gerçeklere sıkışmış insanların, kendilerini ve çevrelerini anlamlandırma çabaları öykülere konu ediliyor. Yazar, bu kitabıyla, düşlerin sınır tanımazlığını öykülerle sınamak istercesine mekan, zaman ve biçem seçiminde kendini daha özgür bırakıyor. Metal Yorgunluğu öyküsünde, 1930’lardan günümüze uzanan Türkiye manzaraları eşliğinde ve bu süreçte oluşmuş kişisel bir yaşam öyküsünü düşsel bir anlatıyla okura sunar.

“Bu yeni unsurlar, kot pantolon giyiyorlar. Ağır kokular sürüyorlar. Gömleklerinin yakası göbeklerine kadar açık. Boyunlarında Osmanlı işi madalyon, serçe parmaklarında Anadolu işi yüzükler var. Göğüsleri kıllarla kaplı. Konuşurken çok bağırıyorlar. İnsana dirsek payı bir boşluk bırakmıyorlar. Bu 25 yaşlarındaki gençler, saygıdeğer firmalarda el ulağı olarak iş hayatına atılıyorlarmış. Sonra paravan şirketler bunların adına kuruluyormuş. Stok mallar, karaborsa mallar, kaçak mallar söylemesi ayıp bunların garsonyerlerinde duruyormuş.”

tomris uyar

Tomris Uyar öykücülüğü, 1983 yılında Gece Gezen Kızlar ile postmodern diyebileceğimiz bir alana da böylelikle girmiş olur. Evrensel nitelikteki masalları çağdaş öykülere dönüştürür. Sonsuza Dönüş öyküsünde kadın kahramanlarının kişisel zaafları ve hırsları ekseninde, ataerkil düzenin ikiyüzlülüğü anlatılır. Osmanlı’nın son yıllarında, bir konakta kölelikten azat edilen bir kadının kurtuluş günü kutlanmaktadır. Eski bir konakta, yüzyıl sürecek bir uykulu kutlama hali…

“İsterseniz, sözü uzatmadan ilerleyelim, yolumuza dikilen uhrevi atkestanelerini, dalları canavarlar misali birbirine sarılmış zeytin ağaçlarını geçerek konukların buluştuğu pavilyona uzanalım. İşte orada eski enderun mensuplarıyla, temelleri yenilerde atılmış yüksek okulların genç temsilcilerini görüyoruz. Eşleriyle birlikte ferforje bah­çe takımlarına sereserpe oturmuşlar; geniş şemsiyelerin yüzlerine düşürdüğü gölgelerle izlenimci ressamların paha biçilmez tablolarını akla getiriyorlar. Hanımlar, serin akşam rüzgarıyla mücadele edebilmek için ipek tuvaletlerinin üstüne aldıkları feracelerine sıkı sıkı sarınıyorlar. Ama çapkın rüzgar hiç onları rahat bırakır mı? Bir de bakıyorsunuz eyyamı nevbaharın kokuları burnunuzun dibinde. Şuh yaşmaklarının iki kanadı dalgalanıyor ve bize ince kaşları, sürmeli gözleri, minik kalpler gibi boyanmış narin, öpülesi dudakları sergileyiveriyor.”

tomris uyar

1986 yılında yayımlanan Yaza Yolculuk, Uyar’a 1987 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandırır. Fethi Naci’ye göre, Yaza Yolculuk’taki bütün öyküler, toplumsal çalkantıları, bir hikayenin verebileceği ölçülerle verirler; altını kalın kalın çizmeden, bağırmadan, abartmadan ve insanlarla, insanların özlemleriyle, yalnızlıklarıyla, acılarıyla, umutlarıyla, umutsuzluklarıyla. Yaz Şarabı adlı öyküde, Ece’nin öykücü olarak adlandırılan kişi tarafından kendisine uygulanan yönlendirmelere karşı, yaşadığı kaçamak bir cinsellikle birlikte özgür oluşu ve içinde bulunduğu kalıplardan kendini kurtarışı anlatılmaktadır.

“Yaşadığı ihtiyar kentte, aşkın itilip kakıldığı, yasaklandığı ışıksız ana caddelere satıldığı dar arka sokaklara cinsel açlıkla takas edildiği birahanelere ayaküstü pazarlandığı otel lobilerine suç işlercesine paylaşıldığı yatak odalarına hızla değer düşümüne uğradığı gece kulüplerine adımını bile atmamıştı. Ece, öykücüsünün tuttuğu ışıkta, o ışık altında harcadığı bunca yıla yandı. Bir daha ne zaman o ışıktan özgür kalabilir, yeni tadına vardığı o her şeyden bağımsız cinselliğinin özünü tanıyabilirdi ki?”

tomris uyar

1990 yılında yayımlanan Sekizinci Günah, kitabın arka kapağındaki uyarı gereğince sayısı yedi olarak düşünülen resmi günahlara bir sekizinciyi ekleme hevesinde görünüyor. Kibir, açgözlülük, tutku, öfke, oburluk, kıskançlık, miskinlik çeşitli görünüşleriyle öykülerde yer alırken, Tomris Uyar, belirsizlikler, ayrıntılar, düşler ve karabasanlar aracılığıyla bu sekizinci günahın keşfini okura bırakıyor. Feminizm Açısından Sekizinci Günah ve Bir Cinayet Romanı başlıklı makalesinde, Tomris Uyar’ın bu kitaptaki kimi öyküleriyle günümüz kadın sorunlarına ışık tuttuğunu belirtir. Yapayalnız Bir Gök’te kocasının kendisine biçtiği yaşamdan kaçamamasını, ölümü usulca bekleyerek değerlendiren evli bir kadının çevresinden kopukluğunun hikayesini anlatır.

“Nasıl olur? Onu bu zenginlikten nasıl koparırım? Ona yalnızca aşık olduğumu kime anlatabilirim? Ama bunların ne önemi vardı diye kavrıyor ansızın, ne önemi olabilirdi ki? Şu anda bastıran, içini kavuran pişmanlığı, peşini yıllarca bırakmayan o kokuyu, o çıkmaz sarı lekeyi hangi günah silebilirdi ki? Hangi suçsuzluk, günahsızlık düşü?”

tomris uyar

1992 tarihli Otuzların Kadını, çok katmanlılığıyla göz doldurur. Kitap, bir öykü derlemesinin boyutlarını aşar. Belki de ona kısa ya da uzun değil de bir büyük öykü diyebiliriz. Annesi olan bir otuzların kadınının portresine bakarak onun öyküsünü yazmaya niyetlenen bir yazarın öyküdeki varlığı önemlidir. Bu yazar, Tomris Uyar’ın kendisi gibidir; daha doğrusu yazar, kendisiyle yapılan söyleşilerde burada kendi annesinden, ailesinden yola çıktığını gizlemez.

“Çok-yazılandan, çok-özlenenden, herhangi bir çok’tan ayırıp nasıl kendi yerine oturtabilirim bu portreyi? Yağmurun iliklerine ilk işlediği günü, güneşin bulutlardan ilk sıyrılışını gören birinin taze izlenimlerini keşfetmem gerek. Ki bu çerçeveden kurtulsun. Freud’cu ya da Bilmemkimci görüşler yüzünden tezelden yazarının geçmişiyle açıklanmasın.”

tomris uyar

1998’de yayımlanan öykü kitabı Aramızdaki Şey’de yer alan öykülerde, tam adını koyamadığımız, görmezlikten geldiğimiz ya da ayrımına varamadığımız, önemini yaşarken algılayamadığımız anların büyüsüne çağırıyor bizi. Sonsuzluğa uzanan bu anlarda, yeşeren, büyüyen, şekil değiştiren ve ölen duygular, düşünceler, ilişkiler, tatlı rüyalar ve garip gerçeklikler var. Kitapla aynı adı taşıyan öykü Aramızdaki Şey’de öykünün anlatıcısı olan bir kadın karakter ile ondan yaşça küçük, öğrencisi olmuş bir erkek karakter arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Öykünün adı, konunun ilişki olduğunu söylerken belirsizliğe de gönderme yapıyor.

“Sanki bu şehrin başına bir felaket gelmişti. Sanki herkes apar topar göçmeye hazırlanmış, o telaş içinde fazla yük olmasın diye başkalarının gözünde hiçbir değer taşımayan, yalnızca kendi geçmişini diri tutan ufak tefeğini alelacele elden çıkarmıştı.
O sırada yanımızdan geçen bisikletli çocuğun bir anlığına kıpırdattığı esintide, dükkanın önünde askıda duran gece elbisesi dalgalandı. Rüzgarla savrulan kıpkırmızı tül, güneş ışığında lime limeydi, altındaki yer yer yırtık astarın kesiminden bu giysiyi ince bedenli bir kadının giydiği ortaya çıkıyordu. Nasıl bir peki? Ya gençken delişmen bir pavyon kızı, sonraları uslanmış. Bunu sıradan gece kılığı olarak görmeye alışmış ya da delişmenliği hiç tanımadan evlenmiş uslu bir ev kadını, ara sıra bunu üstüne geçirip, özellikle tek başınayken aynada kendini inceliyor, tekdüze yaşamını bu renkle süslüyor, düşlere sürükleniyor.”

Tomris Uyar, 2003 yılında aramızdan ayrıldı.

Kaynak
Tomris Uyar Öykücülüğünde Toplumsal Güncellik ve Biçimsel ArayışlarTomris Uyar’ın Öykülerinde KurguÖykünün Ecesi: Tomris Uyar


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir