Menu

Oğuz Atay Hayatı, Kitapları ve Sözleri



Oğuz Atay, ilkokul öğretmeni Muazzez Zeki Hanım ile Kastamonu kökenli hukukçu ve CHP eski milletvekillerinden Cemil Atay’ın evliliğinden, 12 Ekim 1934’te İnebolu’da dünyaya gelir. Babası, Cumhuriyet’in ilk kuşak aydınının özelliklerini taşır; misyonundan emin, şaşmaz adımlarla yolunda ilerleyen, öğreten, eğiten, yol gösteren biridir.

Oğuz Atay’ın çocukluk ve ilk gençlik dönemleri üzerinde, annesi Muazzez hanım kadar etkili olmasa da, hayatının önemli kararlarını babası yüzünden ertelediği bilinir. Lise yıllarında resim ve tiyatroya duyduğu ilgiye ve resim öğretmeninin onu sanat akademisine yönlendirme çabasına rağmen, babası O’nu doktorluk veya mühendisliğe yönelmesi gerektiği konusunda katı bir şekilde uyarır.

Oğuz Atay’ın 5 Unutulmaz Eserinden Etkileyici Alıntılar yazımıza da göz atabilirsiniz.

oguz atay ve ailesi

Annesi, babası ve kızkardeşiyle, 1940’lı yılların başı

Oğuz Atay, babasının ölümünden iki yıl sonra, hikaye ve mektup formunun dışına çıkarak yazacağı Babama Mektup adlı otobiyografik metinde şunları yazar: “Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen klasik Türk müziğini goygoyculuk olarak niteledin; Batı müziğine tepkini de sadece kapat şunu biçiminde gösterdiğin için, ben her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. Kültür hakkında öteki yargıları da pek iç açıcı değildi. Özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. (Bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim.) Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal, senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. Biz -annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. Üstelik -en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum; çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın romantik bölümünü, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.” (Babama Mektup, Korkuyu Beklerken adlı öykü kitabında yer alır.)

oguz atay annesi

Annesi, yeğeni Firuzan ile

Anne Muazzez Hanım, oğluna düşkündür, bu ilgide Atay’ın küçük yaşta geçirdiği zatürrenin de payı büyüktür. Hayatının geri kalan kısmını hep etkileyecek olan bu hastalık, ilkokul yıllarında ilgi duyduğu atletizmden de koparır onu.

Yıldız Ecevit, Ben Buradayım isimli kitabında, bu durum için şöyle bir saptamada bulunur: “Oğuz Atay’ın çocukluğunda geçirdiği bu hastalık büyük bir olasılıkla, onun iç dünyasında yaşadığı çevreye yabancılaşma olgusunun ruhbilimsel nedenlerinin gerisindeki fizyolojik kökenli kaynağın kendisidir.” Kız kardeşi Okşan Ögel de, “Oğuz çok sakindi, bir kız çocuğu gibiydi” diyerek Yıldız Ecevit’i bu konuda doğrular aynı kaynakta.

Babasının milletvekili seçilmesi nedeniyle, beş yaşında ailesiyle Ankara’ya gelen Atay, daha ilkokula başlamadan okuma yazmayı öğrendiği için ilkokula ikinci sınıftan başlar. 40’lı yılların ortasında daha sonra Ankara Koleji’ne dönüşen TED Yenişehir Lisesi’ne girer. Atay’ı kültürel anlamda bu dönemde yönlendiren kuzeni Füruzan’dır, klasikleri ilk onun önerisiyle okumaya başlar. Bu yıllarda karikatür de çizer, Atay’ın ince mizah anlayışı daha sonra yazacağı kitaplarda da kendini gösterir. 1950-51 ders yılı sonunda veda müsameresinde, rejisörlüğünü tiyatro oyuncusu Agâh Hün’un üstlendiği Shakespeare’in Hırçın Kız isimli oyununda oynar.

oguz atay karikatur

Oğuz Atay’ın 1950-1951 dönemine ait Meşale yıllığına çizdiği karikatür

Bir diğer tutkusu olan resim, lise sıralarında ilgi duyduğu bir alandır. Resim öğretmeni onun çizimlerini beğenir, resme yönelmesi konusunda tavsiyelerde bulunur. Türk resminin önemli iki ismi Turgut Zaim ve Eşref Üren’den resim dersleri alır, ancak babası güzel sanatların karın doyurmayacağını söyleyince Üren, “Babana söyle, sana köşe başında, işlek bir yerde bir bakkal dükkanı açsın o zaman. İyi para kazanırsın” der.

oguz atay, okul yilligi

Okul yıllığı

Oğuz Atay’ın içinde ukde olarak kalan ressamlık arzusu, yıllar sonra Tutunamayanlar romanının karakteri Selim’in ağzından açığa çıkacaktır: “Üç çeşit meslek varmış: Mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.”

Oğuz Atay 1951 yılında liseyi bitirip İTÜ sınavlarına girer ve İnşaat Fakültesi’ni kazanır. Ailesiyle beraber İstanbul’a taşınırlar. Mühendisliğe daha başından itibaren ilgisizdir. Üniversite yıllarında sosyal konulara da ilgi duymaya başlar. Marksizmle tanışır. Marks’ın, Hegel’in, Lenin’in kitaplarını okur. Sonraki yıllarda birlikte gazetecilik maceralarına da atılacağı sınıf arkadaşı Turhan Tükel’in büyük etkisi vardır onun bu yönelimde.

1957’de üniversite mezuniyetinin ardından, askerlik hayatı başlar. Askerliğinin ilk altı ayını İstanbul’da, geri kalan dönemini ise Ankara’da yedek subay olarak tamamlar. Yeni bir çevre edinir, geneli İstanbul’daki solcu tanıdıkların uzantısı olan, Ankara’daki Pazar Postası grubu çok heyecanlı gelir Oğuz Atay’a. Solun sindirildiği yıllarda, sosyalizmin sakınımlı da olsa tartışıldığı ilk yayın organlarından biridir Pazar Postası. Turgut Uyar, İlhan Berk, Cemal Süreya, Orhan Duru, Ceyhun Atuf Kansu, Fethi Naci, Muzaffer Erdost, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, Güner Sümer, Korkut Boratav, Yılmaz Güney, Can Yücel, Tarık Dursun, Fikret Hakan, Asım Bezirci, Attila İlhan ve Ahmet Oktay’dan oluşan çok geniş bir yazar yelpazesi vardır Pazar Postası’nın.

oguz atay pazar postasi

Pazar Postası’ndaki yazılarından biri

Yedek subay Atay, çoğunlukla üniformasıyla gelmektedir bu toplantılara. Pazar Postası’nda ilk imzasız yazılarını yayımlatır ve Batı’da yayımlanmış sosyalist içerikli makaleleri çevirerek işçiler ve devrim konularını başlıklara taşır. Öldükten sonra bulunamayan, Ne Yapmalı adını taşıyan bir metin kaleme alır o dönem. Birey sorununu, Marksist öğreti normları içinde ele alan metin, Lenin’in, Çernişevski’nin yazdıklarından farklıdır. Dünyayı değiştirmek niyetinde değildir, bireyi değiştirmek ister sadece.

Ankara’da, asker arkadaşı Cevat Çapan sayesinde Vüsat O. Bener ile tanışır. Ankara’da bulunduğu süre boyunca sık sık Bener’in evine gider, onunla uzun sohbetler eder, ruhsal dünyasını ortaya koyar, sıkıntılarını paylaşır. Vüsat O. Bener o dönemi şöyle anlatır: “Benimle ilişkisi aman ne dost ne insan adam bazında değildi. Çarpışacağı, tartışacağı bir adam olarak ilgisini çekmiştim.”

1959 yılının Mayıs ayı sonunda askerlik görevini bitirip İstanbul’a döner. Denizcilik Bankası TAO İstanbul Şehir Hatları İşletmesi Müdürlüğü’nde aynı yıl işe başlar. Tamir ve kontrol elemanı olarak Kadıköy Vapur İskelesi’nin yapımında çalışır. Görevinden istifa ettikten sonra İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi) İnşaat Bölümü’nde öğretim üyesi olur.

1960’lı yıllara geldiğimizde ülkedeki siyasi çıkmaz derinleşir, Pazar Postası beraberinde sol örgütlenmeyi değil, siyasi bir hayal kırıklığını getirir. Yeni bir dergi oluşumuna giderler. Bu işi üstlenenlerden biri Turhan Tükel, diğeri de Oğuz Atay olacaktır. Yeni dergi, solcu çevreden kırk kişiyi toplar çevresine ilk safhada, giderek kalabalıklaşırlar. Olaylar Dergisi, olaylı bir şekilde, gruptan birçok kopmanın ve verilen sözlerin gerçekleşmemesinin ardından dağılır. Derginin kapanması Atay’a, yaşamında içtenlikle bağlandığı kimi değerleri sorgulatır, ülkesinin aydınına duyduğu güveni sarsar.

oguz atay, esi ve kizi

Oğuz Atay, üniversite son sınıftayken tanıştırıldığı, kendisinden 5 yaş büyük Fikriye Fatma Gürbüz’le uzun bir aradan sonra tekrar görüşmeye başlar. Fikriye Gürbüz, aynı zamanda Uğur Ünel’in de arkadaşıdır. 2 Haziran 1961’de evlenirler, 6 yıl sonra da ayrılırlar. Evinden ayrılırken yalnızca kitaplarını alır Oğuz Atay ve bir daha hiç görüşmezler.

“Evet sana önemli bir haberim var; evleniyorum. Bizim bazı davranışlarımız galiba çok benziyor. Ben de senin gibi bu haberi bir mektupla veriyorum. Senin yaptığın gibi uzun bir “yazışmama” devresi sonunda bu sessizliği bozarak seni-bana da öyle olmuştu- şaşırtıyorum. Daha başka benzeyişler var. Evleneceğim kızı daha önce tanıyordum. Fakat uzun zamandır görüşmüyorduk. Bir gün ona -yalnız yolda değil- sinemada rastladım. konuştum. Sonra… sonrası belli. Bu cümle çok söylenmiştir, ama yeniden yazılabilir: Evlenme kararı verdik. Belki şu satırları okurken “Sen de mi?”, “Yok canım”, “Vah! vah!” benzeri sözleri aklından geçireceksin. Eksik olmasınlar, buradaki arkadaşlar bu sözlerin öyle varyasyonlarını buldular ki, senin yeni bir şey söyleyebileceğini sanmam. Onun için ciddi ve “meselenin ehemmiyetine müdrik(!)” fikirler beklerim senden.”

“Sonra biliyor musun ben saadetten hoşlanıyorum. Onun için de evleniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişini düşünmekten ne kadar hoşlanmıyorsam, saadetin kelimesini bile düşünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim, meziyetlerimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: Benim bu halimle birçok insandan daha fazla mesut olmaya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam, ne dersin?” (Oğuz Atay’ın 19 Mayıs 1961’de arkadaşı Afşin Baysal’a yazdığı mektuptan)

tehlikeli oyunlarin yazildigi ev

“61’de evlendik. 62’de Özge doğdu. İşyerim vardı. Çocuk ve iş arasında mekik dokuyordum. Keşke onunla ilgilenseydim. Okudukları, yazıp ettikleriyle. Gelip bir yere dayanmıştık. O, bu duvarın ötesine geçmek, özgür kalmak istedi. Ben de üstelemedim. Gitmek istiyordu. Hayır, hayır, merak etmedim hiç ondan sonraki hayatını. Ama ne yapacağını, neler yazabileceğini düşünmedim değil. Tanışmamız şöyle oldu: Aynı burada sizinle oturduğumuz gibi. Ben buradaydım, o da, tıpkı sizin gibi karşıdan bana bakarak geldi. Bir arkadaşımız vasıtasıyla tanışmıştık. Birbirimizi ilk kez görüyorduk. Hep o konuşmuştu. Güzel bir insan, diye geçirmiştim içimden.”

“Yazdıkları hayatımızdı, hepimiz, Türkiye vardır orada. Geçenlerde Tehlikeli Oyunlar’ı yeniden okudum, daha çok anladım, daha çok kendimi buldum o romanda.” (Fikriye Gürbüz’ün, Cumhuriyet Dergi’de Feridun Andaç’la 2002’de yaptığı röportaj)

Tehlikeli Oyunlar’da, Oğuz Atay’ın yaşadıkları roman kahramanın içinde yankılanır adeta: “Ben suçluyum… Bir zamanlar seni sevmiştim. Ve sevgiyi senin suretinde yaratmıştım. Bu kalbin birini sevmeye ihtiyacı vardı. Ve sen bunu anlamadın. Ve bana eziyet ettin. Ve eziyet ettiğini bilmedin. (…) ve sana izin verdim ki, bilmeden yaptığın eziyet artsın. Ve sonunda artık dayanamıyorum diyebilmek için ben de bilmeden bu oyunu oynadım sana.”

oguz atay ve kizi

Eşi ve kızıyla

Eşinden ayrıldığı 1967 yılında bir başka başarısız girişim yüzünden sıkıntıya düşer. Arkadaşı Uğur Ünel ile kurdukları Betonar şirketi borçları yüzünden varlığını sürdüremeyecek durumdadır, şirket kapatılır. Uğur Ünel ile Oğuz Atay’ın ölümüne dek geçen 25 yıllık süre içinde, attıkları adımlar, paylaştıkları zevkler ve sıkıntılar hep ortak olacaktır. Turhan Tükel, Atay ve Ünel arkadaşlığını, Oğuz’un yaşamındaki sıfır noktası, milad diye nitelendirir. Tükel’in bu saptamasında gerçek payı büyüktür. Oğuz Atay’ın karşı cinsle geçtiği dönemeçlerde (evliliği, boşanması, ya da yaşadığı büyük aşkı) Uğur Ünel’in bir biçimde rolü olmuştur.

Oğuz Atay, Uğur Ünel, eşi Sevin Seydi ve müzisyen arkadaşları Özen’le birlikte Klan adını verdikleri bir grup kurarlar. Kendilerini burjuva düzeninden korumalarına yardım eden, istedikleri yaşamı kurmaya cesaretlendirecek bir gruptur. Sonraki yıllarda her ne yaşanırsa yaşansın, asla birbirlerine sırt çevirmezler ve Klan’ın dağılmasına asla izin vermezler.

oguz atay ve kizi

Kızı Özge ile

Oğuz Atay, Uğur Ünel’in eski eşi Sevin Seydi’yle Beyoğlu’nda aynı evi paylaşmaya karar verir. 1968 yılının başlarında  Tutunamayanlar’ın ilk sayfalarını yazmaya başladığında ise, Sevin Seydi bir sığınak olur onun için. Bir yıl gibi kısa bir sürede romanın yazımını bitirir ve ilk iş olarak Vüsat O. Bener’e okutur dosyayı. Bener, genel olarak beğenmekle birlikte, bazı çekinceler ileri sürer ve kısaltmasını ister romanını; ama Oğuz Atay tek bir satırını bile değiştirmekten yana değildir. Ancak daha sonra, çalışmaya ve eksiltmeler yapmaya ikna olur ve 1970 yılı TRT roman yarışmasına yetiştirir. Beklediği gibi ödül alsa da, kalınlığı bahane edilerek geri çevrilir pek çok yayınevinden. En sonunda bir yayıncı bulunur ve kitap iki cilt halinde 1971 yılının Aralık ayında ilk kez yayımlanır.

Yıldız Ecevit, Ben Buradayım: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası adlı kitabında şunları yazar: “Sevin Seydi, çok okuyan, zeki ve entelektüel bir kızdır. Ufak tefek ve esmerdir, klasik ölçütlere göre güzel denemeyecek bir fiziksel görünüme sahiptir. Ancak üst düzeyde gelişmiş yaratıcı artistik yapısı ve rafine beğeni düzeyi aracılığı ile etkileyici bir kadına dönüşür. Büyüsel bir çekim gücü ve kendine özgü bir havası olan, çevresinde yarattığı karizma aylasının oluşumunda en önemli rolü güçlü zekası ve kültür birikiminin oynadığından kimsenin kuşkusu yoktur.”

Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı ve Tehlikeli Oyunlar’ı adadığı kişi, her iki kitabın da kapaklarını tasarlayan, ilk eseri Topoğrafya’nın içindeki çizimlerin de sahibi, Günlükler’de adını sık sık geçirdiği Sevin Seydi’dir.

tutunamayanlarin yazildigi ev

“Yazdığım ilk kitabın adı Topoğrafya’dır. Sonra Tutunamayanlar romanını yazdım. Edebiyatçılar vitrinlerde ilk kitabımı gördükleri zaman çok gülüyorlar; akademideki bazı hocalar da roman yazdığımı duyunca acıma duygularını (buna biraz istihza da karışıyor) gizleyemiyorlar. Tutunamayanlar’ı 1968’de yazmaya başladım ve bir yılda bitirdim. Romanın başlıca kahramanları nedense mühendistir, hem de inşaat mühendisi. Ve nedense, mühendis oldukları halde tutunamamışlardır. Kitabı 1969’da birçok bölümünü değiştirerek, çıkararak ya da yeni bölümler ekleyerek baştan yazdım. 1970 TRT yarışmasına gönderdim ve başarı ödülü aldım. Bugün, romanın kahramanlarından ayrılarak, tutunmaya başladığımı söyleyenler var. Oysa, kitabımı bastırmak için, bir yıl kadar, teksir olarak 500 sayfaya yakın ağır bir kütleyi (kitap olarak 663 sayfa) Bab-ı Ali yokuşunda dolaştırdım durdum. Tutunamayanlar’ı yayımlamakla inşaat mühendisleri topluluğuna ne gibi bir hizmette bulunduğumu bilemiyorum; fakat eleştirmenler topluluğunun başına oldukça büyük bir dert açtığımı sanıyorum. Kitabı iyi ya da kötü bulduklarını bilmiyorum; fakat günlük bunca endişe içinde, sonuna kadar okumanın zorluğunda birleştiklerini sanıyorum. Kitabın alaycı bir dille yazıldığı ve çok karamsar olduğu söyleniyor. Ben sanıldığı kadar karamsar değilim; sayfaları şöyle bir karıştıranların dedikodularına kulak verilmeden okunursa, romanın hakkında başka türlü düşünüleceğine güveniyorum. Okuyucunun, Tutunamayanlar’ı, başka romanlarımızdan oldukça farklı bulacağını sanıyorum; fakat bu işten anlayanların, romanı, ilk çalışmam olan Topoğrafya ile karıştırmayacaklarına da inanıyorum.” (1972’de İnşaat Mühendisleri Odası Yayını olan Teknik Güç için kaleme aldığı yazıdan)

oguz atay topografya

Oğuz Atay, 1975’te doçent unvanını kazanır ve Topoğrafya adlı mesleki kitabını yazar.

Aydın sorununun tartışıldığı Tutunamayanlar’da yazar, Türk romanında en çok rağbet edilen temalardan aydın sorununu bilinen kalıpların dışına çıkarak ele alır. Tutunamayanlar’ın ana hikayesini, arkadaşı Selim Işık’ın intiharını araştıran mühendis Turgut Özben’in Selim’den kalan kayıp metinleri arayışı ve sonunda Selim gibi tutunamayanlar safına katılışı oluşturur.

“Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş. Aşık olma oranı yüzbinde kırkiki. Beş yıllık plan yüzde yüz gerçekleştiği takdirde bu oran 1980’de yüzbinde seksenaltı olacak. Gene yeterli değil. Planlama örgütünde herkes evli olduğu için, meselenin üzerinde çok durmuyorlar. Beş yıllık planın uygulanmasına geçeli bizim sınıftan yalnız Güner aşık oldu, o da bir bar artistine. Cinsi aşk olduğu için sayılmadı. Aşkta geriyiz de başka şeylerde ileri miyiz sanki? Yalnız trafik kazalarında birinciyiz. Buyrun bakalım. Binde dört onda iki. Gururumuza dokunuyor. Selim kadar olamıyoruz. Ayrıca, büyük şehirlerde bir bakıma yüksek görünen bu oran, köylere doğru gittikçe azalıyor. Milli gelirin dağılımı gibi. Aşk sağlığı enstitüsünün bültenine göre, bir yıl içinde sadece on iki bin yedi yüz on altı muhallebicide buluşma, yedi bin sekiz durakta buluşma (bunun bin sekiz yüz yirmi beşi gerçekleşmemiş), bin dört yüz altmış iki çeşitli açık yer gezintisi (parklar, kırlar, adalar v.s.) ve yalnız altı yüz on iki sinema locası olayı tespit edilmiş. Buna gizli aşkları da ekleyin (bültende Selim’in adına rastlanmadığı için, bunu gizli aşk olayları arasında düşünebiliriz.) Gizli aşk sayısının da, ihtimal hesaplarına göre dört bin altı yüz kadar olduğu tahmin ediliyor. Emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de (yuvarlak olarak) yüz yirmi altı bin sekiz yüz bakıp da iç geçirme, kırk dört bin otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, dört bin iki yüz peşinden gidip de vazgeçme, sekiz yüz elli eve kadar izleme ve on beş bin yedi yüz uzaktan aşık olma ve sadece (bu sayı kesin) sekiz yüz on dört ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş. Bu arada, park bekçileri, seksen iki bin kadar çifti düdük çalarak, tabanca çekerek ve benzeri tehditlerle korkutmuş. Parklar, bahçeler ve kırlar genel müdürlüğüne göre de, altmış bin papatya sevgi falı için koparılmış ve aşıkların üzerinde uzandığı yirmi sekiz bin metrekarelik bir sahanın çimleri ezilmiş.” (Tutunamayanlar)

tutunamayanlar

Tutunamayanlar (Kapak tasarımı Sevin Seydi’ye ait)

Atay’ın 1973 tarihli ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar, hem biçim hem de ele aldığı temalar açısından Tutunamayanlar’dan hiç de aşağı değildir. Üstelik, ilkinin birçok okuyucuya dağınık gelen olay örgüsü yerine, ikincisinde daha derli toplu bir anlatımı seçmiştir yazar. Tehlikeli Oyunlar’da da ilk romanında da varolan iki özelliği ön plana çıkarır: İçerik/motif düzleminde bireyin kendisiyle hesaplaşma olgusu, kurgu düzleminde ise üstkurmaca.

Postmodern edebiyatın vazgeçilmez unsurlarının başında gelen üstkurmaca, bir edebi eserde oluşturulan kurmacanın gerçek olmadığını, bu kurmacanın da içinde bir kurmaca barındırdığını gösteren, kurmacanın örtülü veya açıkça bozulup başka bir kurmacaya yer vermesiyle oluşan bir postmodern anlatı biçimidir. Edebiyatı bir oyun olarak gören postmodern yazarların, anlattıkları ya da kurguladıkları şeyi nasıl oluşturduklarını dile getirmeleri, romanın veya öykünün içinde kendileriyle veya okurla bir nevi sohbet etmeleridir.

“Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ‘Yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde, ‘İnsanlık öldü mü?’ ya da ‘İnsanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok.” (Tehlikeli Oyunlar)

Oğuz Atay, Sevin Seydi’yle olan birlikteliğinde de aradığını bulamamaz. Yeni Ortam Gazetesi’nde muhabir olan ve 1972’de bir söyleşi sebebiyle tanıştığı Pakize Kutlu ile 26 Nisan 1974’te evlenir.

oguz atay ve pakize kutlu

Oğuz Atay ve Pakize Kutlu

1975 tarihli Bir Bilim Adamının Romanı, İstanbul Teknik Üniversitesi profesörlerinden, hocası Mustafa İnan’ın hayatının anlatıldığı, Türk Edebiyatı’nda daha önce denenmemiş, kurmaca yönü az olan biyografik/belgesel ve bunun yanında ısmarlama (roman Tübitak’ın yönlendirmesiyle yazılmıştır) bir romandır. Ama Oğuz Atay bu romanına da, yer yer diğer romanlarına oranla daha sınırlı olmakla beraber ironik öğeleri yerleştirmesini bilmiştir. Oğuz Atay’ın diğer romanlarıyla, yalnızca içerik değil, kurgu ve anlatım özellikleri açısından da taban tabana çelişen bir metindir bu. Atay, bu romanında diğer iki romanının aksine geleneksel roman kalıbını kullanır.

“Almanya’nın Freiburg şehrindeki hastanede ölümle savaşırken bile hocalığını unutamamıştı. Artık serumla yaşıyordu; doktor, hemşireye talimat vermişti: Serumu hiç kesmeyeceksiniz. Mustafa İnan bir süre dalgın gözlerle onları seyretti, sonra kendini kaybetti. Gece uyandığı zaman odada yalnızdı, serum şişesine takıldı gözü, düzenli damlalarla akıyordu sıvı. Sonra da saatine baktı bir süre. Sonra gene sıvı damlalarını izledi ve telaşlı bir hareketle zile basarak hemşireyi çağırdı. ‘Bu serum yetişmeyecek sabaha kadar’, dedi uykulu gözlerle kendine bakan kadına. ‘Dakikada kırk damla akıyor; yirmi beş damla bir santimetre küp ettiğine göre, bu gidişle gece yarısından önce taktığınız şişe biter. Nöbetçi hemşireye talimat vermezseniz, yarın doktordan iyi bir azar işitirsiniz.’ Hemşire hayretle bu soluk yüzlü adama bakıyordu. Mustafa İnan gülümsedi: ‘Merak etmeyin, hesap tamamdır. Çocukluğumda bir eczanede çıraklık yapmıştım da, oradan kalmış aklımda.” (Bir Bilim Adamının Romanı)

oguz atay

Oğuz Atay 1975’te yayımlanan, Korkuyu Beklerken adını verdiği hikaye kitabındaki sekiz öyküsünde, yaşam karşısında belirli sebepler yüzünden zayıflık gösteren insanların yaşantılarını anlatır. Tutunamayan olarak adlandırılan bu karakterler, onun hikayelerinde de başrolde yer alır.

“Ben! diye bağırdım bütün gücümle. Sonra adımı tekrarladım birkaç kere. Ben, burada gizli bir mezhebin kurbanı olarak bir saksı çiçeği gibi kuruyup gidiyorum. Ben, çiçeklere bakmasını bilmediğim gibi, kendime bakmasını da bilmiyorum. Ben yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkûm edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum, ben insanların arasında olmak istiyorum.” (Korkuyu Beklerken kitabından aynı adlı öyküden)

Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay’ın ilk ve tek oyunudur. Ne yazık ki Atay, oyunun sahnelendiğini göremeden ölmüştür. Atay, Oyunlarla Yaşayanlar’ı temel olarak yaşamın bir oyun, en bilinen ifadesiyle bütün dünyanın da bir sınırsız sahne olduğu tezi üzerine kurmuştur. Oyun boyunca, oyunun nerede bittiği, gerçeğin nerede başladığı sorusu sorulmakta, insanlar yaşamları boyunca hiç tamamlayamadıkları ya da tamamlamaktan kaçındıkları oyunlarla bir bakıma gerçeklerden de kaçmaktadırlar. Bu bakımdan yazarın oyuna koyduğu, ancak sonradan Oyunlarla Yaşayanlar olarak değiştirdiği ilk isim ilginçtir: Hayat Bir Oyundur.

oguz atay

Atay’ın Oyunlarla Yaşayanlar’ının, ilk iki romanı Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar’la bir üçleme niteliği taşıdığı söylenir. Söz konusu eserler birbirleriyle yalnızca biçimsel ilkeler düzleminde bütünleşmekle kalmazlar, içerdikleri motif örgüsü de neredeyse aynı ilmeklerle dokunmuştur.

Servet: “Oyunlarda Tanrılar çizerdi soylu kişilerin kaderini, insanlar daha oyunlara karışmıyordu. Taştan koltuklarına kurulmuş kralların hemen karşısında onlarla aynı seviyede oynardık oyunlarımızı. Sonra Batı’nın karanlığından Barbarlar geldiler ve aşağılık oyunları için sahneyi aşağı indirdiler. Kader Tanrısı’nın kurbanları olan o soylu oyuncuların yerini, aslanların pençesine atılan zavallı köleler aldı. Ve o günden beri halkı oyalamak için nice kurbanlar verildi.” (Oyunlarla Yaşayanlar)

100 Soruda Oğuz Atay kitabında Selçuk Orhan, Arkadaş filminin ilk üç dakikasının senaryosunu Oğuz Atay’ın yazdığını belirtir. Oğuz Atay ve Yılmaz Güney’in arkadaş oldukları, hatta Yılmaz Güney’in Oğuz Atay’dan borç istediği gibi ayrıntılar ise Yıldız Ecevit’in kaleme aldığı Ben Buradayım adlı kitabında yer alan bilgiler. Oğuz Atay’ın Arkadaş filminin senaryosunun da oldukça kısa bir bölümünü kaleme alması ise aralarında yaşanan bir anlaşmazlığı ya da çalışma programlarının uygun olmaması ihtimalini akla getiriyor.

Oğuz Atay, Beyaz Mantolu Adam hikayesini kısa film olarak çeker, ancak film kaybolur. Korkuyu Beklerken kitabının, ilk öyküsü olan Beyaz Mantolu Adam’da hikayenin kahramanı dilenci, öykü boyunca hiç konuşmaz, söylenenlere tepki vermez, onları duymazlıktan gelir. Kendi içinde bir dünyada yaşar, bir sokak satıcısından aldığı beyaz bir kadın mantosu ile dolaşır.

beyaz mantolu adam

Çetin Yalçın’ın arşivinden çıkan bu fotoğraf, Beyaz Mantolu Adam filminin final sahnesinin çekildiği plajdan

1976 yazında yükselen ateş ve geçmeyen baş ağrıları yaşar Oğuz Atay. Beyninde iki tümör olduğu anlaşılır. 22 Aralık’ta Londra’da tedavi görür, ancak 13 Aralık 1977’de 43 yaşında hayatını kaybeder. Tamamlamaya ömrünün yetmediği Eylembilim adlı eseri için Günlük’te 8 Haziran 1976’da şunları yazar: “Eylembilim diye başlayıp yarım kalan hikayeyi kısa bir roman haline getirmek istiyorum, bir hocanın öyküsü. İki değişik hayat yaşayan bir yarı aydının macerası. İki dünyasında da uykuda gezer gibi yaşıyor. İradesi ile kendine gelebilmek için silkinmeye çalışıyor, davranışları eylem olarak nitelendiriyor. Hayatı bir savaş olarak görmek zorunda kalıyor, saldırılar ve ihanetlerle dolu bir savaş. Ordular, tarihi savaşlar.”

Günlük’te tasarladığı, Türkiye’nin Ruhu adlı romanını ise yazamadan yaşamını kaybedecektir.

Oğuz Atay’ın Günlük adıyla yayımlanan defteri, yazar öldükten sonra kaybolur. Defter defalarca el değiştirir, sonunda Gürsel Göncü tarafından edebiyatçı Cevap Çapan’a ulaştırılır. Yazarın ölümünden on sene sonra, 1987’de ilk basımı yapılan Günlük, bize eserlerini yazma sürecine ve kurgulayış biçimine dair önemli detaylar sunarken, niyetlerini daha açık bir hale getirmesi bakımından da yazarı anlayabilme çabasında başvurulacak çok önemli bir kaynaktır.

“Bazımız Batıdan korkuyoruz, bazımız Doğudan ve en çok halktan kopuyoruz. Halkın içinden gelen aydınlar bile hemen burjuvalaşıyor, burjuvalara kendini beğendirmek için romanlarında, hikayelerinde yarım yamalak öğrendiği görülmemiş burjuva biçim inceliklerine özeniyor ya da halkının şivesini taklit ederek halkını burjuvaya turistik bir eşya gibi satmaya kalkıyor. İstiyor ki burjuva halkın acılarını, topraksızlığını, susuzluğunu, tıpkı duvarına astığı kilim, çorap, boyunduruk gibi karşısına alıp seyretsin. (…) İlerici, gerici her türlü akımların tekelini ellerinde tutan bir küçük yarı-aydın çetesi, yıllardır kendini yenileme gerçeğini duymadığı için bugün artık yerini kaybetmemek için ancak bezirgan oyunlarıyla ayakta durmaya çalışıyor.” (Günlük)

oguz atay

Oğuz Atay, edebiyatımızda öncü bir yazardır. Atay’ın öncülüğü, biçimsel olarak eserlerinde Batı romanıyla kurduğu sıkı ilişkiden, iç konuşma, oyuncul üslubu, mizah ve ironinin ağır bastığı anlatım tekniği gibi teknikleri ustaca kullanarak Türk roman yazınına yeni bir dili getirmiş olmasından kaynaklanır.

Oğuz Atay’ın eserlerinin, modernite-gelenek gerilimi eksenli bir düşünce dünyasında şekillendiği görülür. Atay, modernleşme sancılarını yaşayan bir toplumda kaybolup giden aydın karakterlerinin dramını çıkış noktası alarak, Türk romanının başlangıcından itibaren insanımızı bu temel meseleden ayrı düşünememiş romancıların oluşturduğu geleneğe eklemlenir. Biçimsel olarak getirdiği yeniliklerin ötesinde, Atay’ın modernleşmeyle eş anlamlı olan Batılılaşma sorununa yaklaşımının derinliği ve getirdiği yorumlar daha önce çok az romancımızın erişebildiği olgunluktadır.

Kaynak
Ben Buradayım: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit, Oğuz Atay’a Armağan Türk Edebiyatı’nın “Oyun/Bozan”ı, TOPLUMSAL YAPIDAN ZİHİNSEL YAPIYA OĞUZ ATAY’DA ÖZNE VE DİL’İN YARATIMI25 Yıl Sonra Oğuz AtayOĞUZ ATAY’IN TUTUNAMAYANLAR ADLI ROMANINDA MİZAH VE HİCİV ÖĞELERİOğuz Atay’ın Oyunlarla Yaşayanlar Oyununda TeatrallikGirard’ın Roman Kuramı Işığında Bir Oğuz Atay Uyarlaması: “Tehlikeli Oyunlar”TUTUNAMAYANLARIN HİKÂYELERİ ‘KORKUYU BEKLERKEN’OĞUZ ATAY’DA YAZARLIK KURUMUNUN İFLASI VE EDEBİ İNTİHAROYUNLARLA YAŞAYANLAR ya da YAŞADIĞIMIZ OYUNLAROĞUZ ATAY’IN EDEBİ METİNLERİNDE ANA İZLEKLER VE YAZARIN TÜRK EDEBİYATI İÇİNDEKİ YERİ


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir