Menu

Feminizm Nedir? Feminist Kime Denir?



Erkek veya kadın olalım, feminizm kelimesini duyduğumuzda hep aynı tepki aklımıza gelir. Bir konuda itiraz eden bir kadına “Feminist misin?” gibi sorularla yaklaşılır. Feminizm, birçok toplumda tehlikeli bir kavram olarak algılanır. Bu yazımızda, feminizm nedir, feminist kime denir, feminizm tarihi ve türleri üzerine bilgiler paylaşacağız.

Feminizm kelimesinin kökü Latince’den gelmektedir. Kadın anlamına gelen femine kelimesinden türetilmiştir. Bu nedenle, dar bir bakış açısıyla feminizm, kadınları ilgilendiren birtakım şeyler olarak karşımıza çıkmaktadır. Geniş açıdan ise feminizm, kadınların genelde topluma, özelde erkeklere karşı, siyasi, toplumsal, hukuki ve ekonomik eşitliği sağlamaya yönelik mücadelesidir.

Türk Dil Kurumu feminizm sözcüğünü, toplumda kadının haklarını çoğaltma, erkeğinkiler düzeyine çıkarma, eşitlik sağlama amacını güden düşünce akımı, kadın hareketi olarak tanımlar. Feminist sözcüğünü de, feminizm yanlısı kişi ve görüş olarak tanımlar.

Literatürde cinsiyet çalışmaları ve kadın çalışmaları birlikte yer almaktadır. Kadın çalışmaları cinsiyet çalışmalarında önemli bir yer kaplamasına rağmen, ikisini eş anlamlı kavramlar olarak ele almak yanlıştır. Feministler içinde farklı fraksiyonlar bulunsa da, ortak noktaları ataerkil kimliği merkez alan geleneksel teorilere yönelik eleştirilerdir.

Yapılan çalışmalar kadın ve erkek arasındaki farklılığın biyolojik olmaktan öte bir şey olduğunu ortaya koymaktadır. Dünyaya ilk geldiğimizde sahip olduğumuz kategori biyolojiktir. Gün geçtikçe bizi şekillendiren ve biz olmamızı sağlayan ise toplumsal cinsiyettir. Sahip olduğumuz kimlikler, içinde bulunduğumuz kültürel yapı ve toplum cinsiyetimizi yeniden inşa etmektedir. Bu açıdan toplumsal cinsiyet bir süreçtir. Feminizmin önemli isimlerinden olan Simone de Beauvoir’e göre birey, kadın olarak doğmaz, kadın olur. Michel Foucault’a göre de toplumsal cinsiyetimiz içinde bulunduğumuz toplum tarafından inşa edilmektedir.

Marie Bashkirtseff, In The Studio, 1881

Marie Bashkirtseff, In The Studio, 1881

Feministler, toplumsal cinsiyet kavramını üç şekilde kullanmaktadırlar. İlk olarak toplumsal cinsiyet, cinsiyet eşitsizliğini ve kadınların eril düzene boyun eğişlerini açıklamaya yarayan bir değişken olarak ele alırlar. İkinci olarak toplumsal cinsiyet, toplumun inşa ettiği bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada toplumsal cinsiyet toplumun tüm katmanlarında ve kurumlarında yeniden üretilmektedir. Son olarak toplumsal cinsiyet, analitik bir kategori olarak değerlendirilmektedir.

Tarihçi ve akademisyen Karen Offen’a göre, bir kişinin feminist olduğunu anlamamız için üç kriteri göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. İlk olarak feministler, kadınların kendi hayat tecrübelerinden yola çıkarak yapılan yorumları ve değerlendirmeleri kendilerine rehber olarak kabul etmelidirler. İkinci olarak, erkeklerin grup olarak veya bireysel bir şekilde kadınlara karşı uyguladıkları adaletsizliklerden ve baskılardan rahatsız olmaları gerekmektedir. Feministlerde aradığı nihai özellik ise bu adaletsizliği ortadan kaldırmak için mücadele verme azmidir.

Ferdinand Hodler, The Bold Woman, 1886

Ferdinand Hodler, The Bold Woman, 1886

Kadın hakları konusunda ilk olarak kabul edilen ve en çok bilinen eser, 1792’de Mary Wollstonecraft tarafından yazılan, Kadın Haklarının Savunusu (A Vindication of the Rights of Woman) isimli eserdir.

“Erkekler kölece itaatimiz yerine, akılcı arkadaşlığımızı tercih edip zincirlerimizi kırmamıza cömertçe yardım etselerdi, bizlerin daha dikkatli kız çocuklara, daha duyarlı kız kardeşlere, daha sadık eşlere, daha akılcı annelere – kısaca daha iyi yurttaşlara – dönüşeceğimizi görürlerdi. O zaman onları daha gerçek bir sevgiyle severdik, çünkü kendimize saygı duymayı öğrenirdik.” (Kadın Haklarının Savunusu)

John Opie, Mary Wollstonecraft, 1797

John Opie, Mary Wollstonecraft, 1797

Virginia Woolf, kadını evdeki melek olarak tanımlarken, aynı çağda yaşayan bir diğer kadın hakları savunucusu olan Maria Deraismes ise “Bir melek olma onurunu reddediyorum” cevabını vererek tepkisini dile getirmiştir. Bu dönemde, Avrupa ve Amerika’da gerçekleşen toplumsal devrimler kadın hareketleri içinde oldukça önemlidir. Bu devrimleri asıl olarak başlatan, yön veren ve sonlandıran erkekler olsa da kadınların etkisi de göz ardı edilemez.

Doğal haklar ilkesinin babası olarak kabul edilen John Locke ve onu takip eden diğer kuramcılar, kadının vatandaşlık hakkına layık akıl ve mantığa sahip olmadığını öne sürmekteydiler. Kadınlar büyük bir heyecanla devrimlerin kendileri için getirecekleri yenilikleri ve hakları beklerken, devrimin kazanımlarından yine dışlanan taraf olmuşlardır. Napoleon’un “Kadınlar hiçbir siyasal hakka sahip olmadığından vatandaş olarak tanımlanmaları doğru değildir.” yönündeki beyanı Fransız Devrimi’nin sonuçlarını da özetlemektedir. Napoleon’a göre, erkeğin egemenliği ve otoritesi bir ailenin temel ilkesi olmalıydı.

Birinci dalga feministlerin yoğun çalışmaları sayesinde, en önemli vatandaşlık haklarından biri olan seçme hakkı aynı zamanlarda olmasa da, birçok ülkede yaygınlaşmaya başladı. Yeni Zelanda 1893’te, Avustralya 1890’lar boyunca, Amerika eyalet düzeyinde 1914’te, ulusal düzeyde 1919’da, Danimarka 1915’te, Hollanda 1919’da, İngiltere 1928’de kadınlara oy kullanma hakkını tanıdı.

Andrea Gelsi, Women Exercise Their Right To Vote For The First Time

Andrea Gelsi, Women Exercise Their Right To Vote For The First Time

Feminizmin ikinci dalgası olarak adlandırdığımız süreç, genel olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlamıştır. Bu dönemin akılda kalan sloganlarından birisi “Kişisel olan politiktir” ilk olarak 1970’lerde popüler olmaya başlamıştır. Bu sloganla beraber, tarihsel olarak kişisel alana dahil edilen kürtaj, işsizlik, hastalık gibi konuların politik alana dahil olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır.

İkinci dalga feminizmi birincisinden ayıran söylemlerden bir diğeri ise, kızkardeşlik (sisterhood) iddiasıdır. Her ne kadar bu dönem feministlerinde kız kardeşlik esas olarak kabul edilse de, batı dünyası feminizmiyle gelişmemiş ülkelerin feminizmi arasında bir çatışma söz konusudur. Üçüncü dünya ülkelerinin feministleri ise kendi ülkelerini saran bir çatışmanın içindeyken veya başka bir ülkenin işgali altındayken, kısacası millet olarak özgür değilken, nasıl olur da sadece kendi özgürlüklerini düşünmeleri gerektiğini anlamamakta ve buna karşı çıkmaktadırlar. Batılı feministler cinsiyet ayrımına dayalı eşitsizliklerle mücadele ederken, üçüncü dünya kadınlarının sorunları çok farklıydı.

1970’lerde batılı, beyaz ve orta sınıf kadınlara ek olarak, siyah, Latin ve Asyalı gibi farklı etnik kökene ve kültüre sahip kadınlar da kendi örgütlerini kurmaya başladılar. 1973’te kurulan Ulusal Siyahi Feminist Örgütü (National Black Feminist Organization) bunun ilk örneklerinden biridir.

Clive Branson, Bombed Women and Searchlights, 1940

Clive Branson, Bombed Women and Searchlights, 1940

Kadınların uluslararası arenada görünür hale gelmesi, çok uzun ve mücadele dolu yılları da beraberinde getirmiştir. Kadınların yasal statüleriyle ilgili ilk çalışma, Milletler Cemiyeti bünyesinde yapılmış ve başarısız olmuştur. Kadın erkek eşitliğine tarafsız bir açıdan yaklaşan ve bu konuyla ilgili yükümlülükler getiren ilk uluslararası örgüt Birleşmiş Milletler (BM) olmuştur. 1947’de BM bünyesinde Kadınların Statüsü Komisyonu (The Commission On The Status of Women) isimli komisyon kurulmuştur. Fakat bu komisyonun eline verilen kaynaklar çok sınırlıydı. I. Dünya Kadın Konferansı (The First World Conference On Women) 1975’te Meksiko’da toplanmıştır. Bu konferansta, 1976 ve 1985 arasındaki 10 yıl, Kadın 10 Yılı olarak ilan edilmiştir. Erkek ve kadın arasındaki eşitliğin sağlanması için uluslararası standartlar ve yaptırımlar getirilmiştir.

1979’da ise daha geniş yetkilere sahip olan Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (The Convention On The Elimination of All Forms of Discrimination Against Women – CEDAW) sözleşmesi kabul edilmiştir. Bu sözleşmede, toplumsal cinsiyet kavramına ilişkin değişen düşünceler göz önüne alınmaktadır. Kadınlara karşı yapılan, uygulanan ayrımcılık tanımlanmış ve bunların ortadan kaldırılması için ulusal ve uluslararası hedefler belirlenmiştir.

1993’te Viyana’da düzenlenen Dünya İnsan Hakları Konferansı da kadın hakları açısından bir sıçrama taşı olmuştur. Bu konferansta, kadınların ve kız çocuklarının evrensel insan haklarının ayrılmaz, bölünmez ve vazgeçilmez bir parçası olduğu ilan edilmiştir.

Kadın haklarının gelişiminde CEDAW’ı ilk önemli adım olarak kabul edersek, bu yöndeki ikinci adım olarak Viyana Konferansı’nda kabul edilen Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Deklarasyonu (Declaration On The Elimination of Violence Against Women) dikkate almamız gerekmektedir. Bu deklarasyonla birlikte, kadına karşı erkeğin uyguladığı ev içi şiddet tanınmıştır.

Alessandro Milesi, Die Spinnerei, 1945

Alessandro Milesi, Die Spinnerei, 1945

1992’de Rio’da düzenlenen Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (Environment and Development Conference) yayınlanan Rio Deklarasyonu da kadınlar için büyük önem taşımaktadır. Bu deklarasyona göre, kadınlar çevresel yönetimde ve gelişimde vazgeçilmez bir role sahiplerdir. Sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması için tüm kadınların katılımının sağlanması önemlidir.

1995’te Pekin’de düzenlenen Dördüncü Dünya Kadın Konferansı’nda kabul edilen Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu (Beijing Declaration and Platform of Action) sözleşmesinde, kadın hareketleri daha ileri aşamaya geçerek ulusal politikalara yön vermeye başlamıştır.

1990’ların ilk yarısından itibaren, feminizmde üçüncü dalga veya postfeminizm olarak adlandırılan dönemin içinde bulunmaktayız. Üçüncü dalga (third wave) ifadesi, ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek mahkeme kararlarını protesto etmek için toplanan gençlerin kendilerini Üçüncü Dalga Feministler olarak adlandırmalarıyla ortaya çıkmıştır. Ulusal çapta feministleri toplayıp, örgütlemeyi amaçlamışlardır. Farklı kültürlere, etnik kökenlere ve sınıflara bağlı, genç ve yaşlı kadınları bir araya getirmeyi amaçlamışlardır.

İkinci dalga feministlerin en önemli sloganı olan “Kişisel olan politiktir (Personal is political)”, üçüncü dalgayla birlikte “Siyasal olan özeldir (Political is personal)” şekline dönüşmüştür. Üçüncü dalganın ana özelliklerini, kendinden önce yer alan feminist iki dalganın postmodernist bir eleştirisi olarak değerlendirmek mümkündür. Daha önceki dalgalar ve kadın hareketlerinin amacı, kadının özgürleşip erkeklerle eşit haklara sahip olmasını sağlamaktı.

Chiara de Propris, Violence Against Women

Chiara de Propris, Violence Against Women

Feminizm Türleri

1. Liberal Feminizm

Liberal düşünce, toplumun her aşamasında ve her türlü yapısında bireyin özerk bir varlık olarak kabul edilmesini temel almaktadır. Liberalizm, katmanlı ve çok sınıflı bir toplum yapısı içerdiği için hiyerarşinin yokluğu da düşünülememektedir. Başarmak için kabiliyetli olan bireyler toplumun üst kademelerini oluşturmaktadır. Liberal feminizmde esas unsur, kadının erkekle eşit haklara sahip olmasıdır. Bu eşitlik sağlanırsa feminizm amacına ulaşmış sayılmaktadır.

Liberal feminizmin ilk ürününü Elizabeth Cady Stanton, 1848’de yayınlanan Duygular Bildirisi (Declaration of Sentiments) isimli çalışmasıyla ortaya koymuştur. Mary Wollstonecraft’ın Kadının Hakları Savunusu isimli çalışması da feminist teori açısından çok önemlidir. Wollstonecraft bu çalışmasında, kadınların özel alanlarından çıkıp kamusal alana dahil olmaları gerektiğini vurgulamıştır.

Liberal feministler, kadınların özel alana hapsedilip, kamusal alandan dışlanmasını eleştirmişlerdir. Verdikleri en büyük mücadele ise kadınların oy hakkını elde etmelerine yönelik olmuştur. Kadınların da erkeklerle aynı akla ve yeteneğe sahip oldukları fikrini savunmuşlardır. Elizabeth Cady Stanton ve Susan B. Anthony, bu fikre sahip önde gelen feministlerdendir.

Stanhope Forbes, The Munitions Girls, 1918

Stanhope Forbes, The Munitions Girls, 1918

2. Marksist Feminizm

19. yüzyılın ortalarından sonra, liberal feminizmin savları üzerine tartışmalar başlamış ve liberal feministlerin kadın sorununun çözümü için getirdiği kadın-erkek eşitliği önerisinin uygulanıp uygulanamayacağı tartışması marksist feminizmin doğmasına olanak sağlamıştır. Marksist feministler, bir yandan kendilerini sınıf, güç veya ekonomik çıkarları ne olursa olsun, sadece kadın oldukları için kadınların çıkarlarını savunmaya adamışken, bir yandan da sömürülen işçi sınıfının çıkarları için mücadele etmekle sorumlu olduklarını düşünmektedirler.

Onlara göre kadının ezilmesinin nedeni kapitalizmdir. Tüm diğer ezilenler gibi kadınlar da, bu sistemden kurtulup, sosyalist sisteme geçilince hiç kimseye ekonomik olarak bağımlı olmayacaklarından erkeklerden bağımsız olacaklardır.

Marksizme yönelik birçok feminist eleştiri bulunmaktadır. Marksist kuramın en önemli isimleri olarak karşımıza Karl Marx ve Friedrich Engels çıkmaktadır. Marx, kendi çalışmalarından kadının konumu ile ilgili liberal kuramdan farklı bir şey söylememiştir. Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli çalışması, feminist teoriyi destekler nitelikteki neredeyse tek Marksist çalışmadır. Engels’in kadınların ezilmişliği için çözümü, kadınları evden kurtarıp toplumsal iş gücüne dahil etmek şeklindedir. Engels, kadının durumunu toplumsal bir olay olarak değerlendirmesine rağmen, bu durumu açıklamakta başarılı olamamıştır.

Marksist feminizmin, sınıfsal bölünmenin altını çizmesi önemliydi. Ancak bu yaklaşım da, kadınların üretim tarzı dışında açıklanabileceğini reddettiği için hayatın her alanındaki erkek egemenliğini açıklamak konusunda yetersiz kalmıştır. Eli Zaretsky, Mariarosa Dalla Costa, Ann Foreman, Michelle Barrett, Johanna Brenner, Nancy Holmstrom, Maris Ramos, Marksist feminizmin önemli isimleridir.

Edward Frederick Skinner, Women Workers Cutting Files, 1914-18

Edward Frederick Skinner, Women Workers Cutting Files, 1914-18

3. Radikal Feminizm

Radikal feministlerin öncüleri, 1960’lı yıllarda Amerika’da başta savaş karşıtı olmak üzere, düzene yönelik protesto mitinglerine katılan kadınlardan oluşmaktadır. Radikal feministler, kadının ikinci sınıf vatandaş olarak görülmesini eleştirirken, ataerkil toplum düzeni yerine, anaerkil bir düzen önermektedirler.

Radikal feminizm isminden de anlaşılacağı üzere, kadını ezen ve ikinci sınıf vatandaş haline getiren tüm kurum ve yapıların radikal bir şekilde yıkılmasını savunmaktadır. Radikallere göre, bastırılan sadece birey değil, kadın gruplarıdır. Cinsiyet ayrımcılığı düzeltilebilecek bir olgu değil, tamamen ortadan kaldırılması gereken bir sistemdir. Bu açıdan, radikal feministlerin postmarksist yöntemi benimsediklerini söyleyebiliriz. Radikal feministlerin bir kısmı, kadınların özgürlüğü ile cinsel özgürlüğün aynı şeyler ifade ettiğini dile getirmişlerdir.

Radikal feminist teori en iyi ifadesini, Kate Millett’in Cinsel Politika (Sexual Politics) ve Shulamith Firestone’un Cinselliğin Diyalektiği: Feminist Devrimin Meselesi (The Dialectic of Sex: The Case For Feminist Revolution) adlı eserlerinde bulmuştur. Bu çalışmalarla birlikte aile konusu tartışma alanına çekilmiş ve radikal feministler arasında ataerkil sistemin aile aracılığıyla varlığını sürdürdüğü fikri kabul görmüştür. Eva Figes, Germaine Greer, Kate Millett, Shulamith Firestone, radikal feminizmin önemli isimleridir.

George Agnew, Women Operators, 1919

George Agnew Reid, Women Operators, 1919

4. Kültürel Feminizm

Kültürel feministler, diğer feministlerin aksine siyasal alandan çok kültürel alana odaklanırlar. Margaret Fuller’in 1845’te ortaya koyduğu 19. Yüzyılda Kadın (Woman In The Nineteenth Century) isimli eseri, kültürel feminizmin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Fuller, kadın farklılığına değinen kişilerin ilklerinden sayılmaktadır. Kültürel feministler, radikal feministlerin de benimsediği gibi ataerkil düzenin yerine anaerkil düzeni koymayı hedeflemektedirler. Barışın egemen olduğu, şiddetin yer almadığı bir kadın toplumu hayal etmektedirler.

Margaret Fuller, Jane Addams, Elizabeth Cady Stanton, Matilda Joslyn Gage, kültürel feminizm hareketinin önemli isimleridir.

Ethel Leontine Gabain, Women Workers in The Canteen At Williams

Ethel Léontine Gabain, Women Workers In The Canteen At Williams

5. Sosyalist Feminizm

1960’lı yıllara gelindiğinde, radikal feminizm ile birlikte marksist feminizmin bir devamı niteliğinde görülen sosyalist feminizm akımının etkileri görülmektedir. Yeni dalga marksist feminizm olarak da adlandırılan sosyalist feminizm, 1960’lı yılların sonlarında radikal feministlerin marksizme karşı tepkilerinden esinlenerek ortaya çıkmıştır.

Sosyalist feministler, ev içi emek konusu üzerinde durmuşlardır. Feministlerin bir kısmı ev içi emek için ücret talep etmektedirler. Üzerinde tartıştıkları diğer bir konu ise, kadınların hangi sınıfa denk düştükleriyle ilgilidir. Sosyalist feministler bu yaklaşımları dolayısıyla, diğer feminist gruplar tarafından eleştirilmektedirler. Çünkü kadınlar çok farklı gruplardan meydana gelmektedir ve kadınları bir sınıf olarak ele alırsak kadınlar içerisindeki farklılıkları da göz ardı etmiş oluruz.

Marksist feminist kuram ile cinsiyeti merkeze alan radikal feminist kuramı birleştiren sosyalist feminizm, marksizmin temel kavramlarını, kadınların durumunun analizine uygulamaya ve bu kavramlara yeni bir içerik kazandırmaya çalıştı.

Barbara Ehrenreich şöyle der: “Sosyalist feminist terimi daha dar anlamda kullanılabilir, ancak ben bir sosyalist feministi, kadınların tahakküm altına alınmasını, kimliğin ırk/etnisite ya da cinsel yönelim gibi diğer yönleriyle birlikte, sınıf ve cinsiyet ile bütünleşik olarak, tutarlı ve sistematik biçimde anlamaya çalışan ve tüm analizleri kadınların özgürlüğüne yardım etmek amacıyla yapan kişi olarak tanımlıyorum.”

Clara Zetkin, Barbara Ehrenreich, Zillah Eisenstein, sosyalist feminizmin önemli isimleridir.

Abram Arkhipov, Washer Women

Abram Arkhipov, Washer Women

6. Postmodernist Feminizm

Postmodern feminizm, 20. yüzyıl felsefesi içinde ve postmodern yapının teori ve pratikleriyle biçimlenir. Postmodernizm, felsefe ve teori alanında olduğu kadar, kültürel ve siyasal alanda da etkili olmuştur. Postyapısalcı felsefe ve psikanaliz anlayışıyla birlikte feminist yaklaşımları birleştirerek, moderniteden destek alan feminist anlayışına karşı eleştiriler getirirler. Postmodern feminizm, Mary Joe Frug’un feminizm ve postmodernizmin birleşiminden oluşan A Postmodern Feminist Legal Manifesto adlı eseriyle kendine yasal bir dayanak oluşturmuştur.

Postmodern feministler, modernizmin kadın-erkek eşitliği savunusunda, kadının ikincil konumdan kurtulamadığını belirtmişlerdir. Kadın ve erkek arasında ikilik yaratmayacak söylemler ortaya koymaya çalışmıştır. Kadın merkezli bir anlayışla, siyasal, politik, kültürel ve toplumsal yapıyı eleştirmişler ve kadın yanlı yaklaşımlar oluşturmuşlardır. Modernizmin kadın erkek savunusu içinde, ataerkil yapının pratikte korunan yönünü eleştirmişlerdir.

Postmodern feminizme göre değişik anlayışlar içinde kadınların savunusu yapılmalıdır. Yaşanılan çağda kadınların tek tip sorunu yoktur ve bu nedenle genelleştirilmiş söylemlere karşıdırlar. Irk, sınıf, cinsiyet, etnik köken gibi farklılıklar postmodern feminizm yaklaşımı içinde değerlendirilir. Bu yaklaşımda, bireysel farklılıklar ve tekil yapı korunarak, kadınlara ait sorunlar çözülmelidir. Kadınlara ait evrensel doğruların olmadığını, etnik ve yerel farklılıkların dikkate alınması gerektiğini savunurlar.

Hélène Cixou, Luce Irigaray, Julia Kristeva, Catherine Clèment, Judith Butler, Michele Le Doueff, postmodern feminizmin önde gelen isimlerindendir.

Kaynak
Uluslararası İlişkiler Kuramında FeminizmRadikal Feminizm ve Marksist Feminizmin Orta Yolu Olarak Sosyalist FeminizmToplumsal Cinsiyet ve Feminizm Teorileri Bağlamında Türkiye’deki Reklam Filmleri Ve Popüler Müzik VideolarıFeminizmin Üç Ana Akımı: Liberal, Marksist Ve Radikal Feminizm TeorileriModernizm Sonrası Postmodern Hareket İçinde Kadının Yeri


Facebook Yorumları

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir